Onları çok iyi tanıyorum; evet, evet, bizzat onlarla yan yana yaşadım!
"Yetimlerin malını nasıl elinden alırım, hakkını nasıl yerim?" diye nice sinsi planlar kuran kişileri gördüm. Yetimleri topluma kötüleyip itibarsızlaştırmak için nasıl büyük çabalar gösterdiklerine tanık oldum.
Oysa onlar, kurdukları bu kirli kumpasların ve kazandıklarını sandıkları haksız zaferlerin sonsuza dek süreceğini zannediyorlar. Hakikatin yüzüne gözlerini kapatan bu zihniyet, yetimin ahının yerde kalmayacağını, adaletin eninde sonunda tecelli edeceğini unutuyor.
Masum bir yüreğin hakkına çökenlerin inşa ettiği o sahte düzen, gerçeğin tek bir şafağıyla kağıttan bir kule gibi yıkılmaya mahkûmdur.
Kendi Ateşini Yutmak: Yetim Malına Uzanan Eller
İslam ahlakında en hassas sınır, hiç şüphesiz yetim hakkıdır.
İlahi hitap, yetim malına haksızlıkla el uzatmayı basit bir kul hakkı ihlali olarak görmez; bunu doğrudan doğruya "kendi karnına ateş doldurmak" olarak tanımlar. Yetim, hakkını savunmaktan acizdir; hakkını arayacak bir babası, arkasında duracak bir hamisi yoktur.
İşte tam da bu yüzden yetimin malına göz dikmek, çaresizliğe saldırmaktır.
Bir yetimin malını korumak, kendi malımızı korumaktan daha büyük bir namus borcudur.
Zulmün En Ağırı: Çaresizliği Ezmek
Yetimlere yapılan tek haksızlık maddi malını gasp etmek değildir.
Onları aşağılamak, hor görmek, duygusal olarak ihmal etmek veya çaresizliklerini yüzlerine vurmak da birer zulümdür.
"Öyleyse sakın yetimi ezme!" emri, sadece bir toplumsal kural değil, insan kalmanın temel şartıdır.
Kalbi zaten kırık olan bir çocuğa yük olmak, o kırık kalbe bir darbe daha indirmektir.
Yetim ezildiği zaman, sadece bir çocuk ağlamaz; bir toplumun merhamet damarları kurur.
Bir Yetimin Gözünden Dünyayı Gören Peygamber
Bizler, yetim olarak doğup büyüyen, insanlığa rahmet olarak gönderilen bir Peygamber’in ümmetiyiz. Efendimiz (s.a.v.), yetimliğin ne demek olduğunu en iyi bilen insandı. Bu yüzden, bir yetim gördüğünde kendi çocukluğunu görür, onun başını öyle okşardı. Bayram günü sokakta boynu bükük duran bir yetimi tutup evine götüren, ona babalık eden, "Ben senin baban olayım, Aişe de annen olsun istemez misin?" diyen bir merhamet medeniyetinin mirasçılarıyız.
Bizim Payımıza Düşen Öğüt
Peygamber Efendimiz, yetime nasıl davranmamız gerektiği konusunda bize iki büyük kapı açar:
Ahiret Kapısı: İşaret ve orta parmağını bitiştirerek, yetimi koruyan kimseyle cennette bu kadar yakın olacağını müjdeler. Yetim, insanın cennet biletidir.
Dünya Kapısı (Gönül Şifası): Kalbinin katılaşmasından, katılaşan yüreğinin dünyalık hırslarla dolmasından şikâyet edenlere reçeteyi verir: "Yetime merhamet et, başını okşa ve yemeğinden ona yedir."
Yetimin başını okşamak, aslında kendi kalbimizi yumuşatmanın yoludur.
O küçük kafaya dokunan her el, kendi ruhunun kirini temizler.
Today yapmamız gereken şey; etrafımızdaki yetimleri sadece birer "maddi yardım nesnesi" olarak görmek değil, onlara aile sıcaklığını, şefkati ve güveni hissettirmektir.
Bir yetimin yüzündeki tebessüm, kainatın en güzel manzarasıdır.
O tebessümde pay sahibi olmak ise, bir insanın bu dünyada kazanabileceği en büyük rütbedir.