MUHAMMED ALİ URFALI
Köşe Yazarı
MUHAMMED ALİ URFALI
 

TAŞIN DİLE GELDİĞİ DİYAR: SİVAS

Bozova, Gölbaşı ve Elbistan güzergâhını geride bırakıp ilerlerken... Günün ilk ışıkları Kızılırmak’ın üzerindeki sis perdesini aralıyor ve bozkırın ortasında yükselen o mağrur şehre, Sivas’a adım atıyorum. İçimi tatlı bir heyecan ve merak kapladı; çünkü Sivas’ı ilk defa görecektim. Yüzyıllardır kervanların, alimlerin ve ozanların konakladığı bu kadim coğrafya, insanı ilk andan itibaren o tanıdık, ayaz ama sıcak Anadolu hissiyle karşılıyor. Tabii ki Sivas denilince akla ilk olarak büyük halk ozanımız Âşık Veysel geliyor. Onun doğup büyüdüğü toprakları görmek, adımladığı memlekete ayak basmak bende ayrı bir merak ve tarifsiz bir heyecan uyandırdı. Sivas, alelacele gezilip geçilecek bir şehir değil; her sokağı, her taşı tarihle dokunmuş devasa bir açık hava müzesi. Taşın Şiire Dönüştüğü Yer: Şehir Merkezi Gezime Sivas’ın kalbinden, Cumhuriyet Meydanı’ndan başlıyorum. Burası öyle bir meydan ki, tek bir bakışta Selçuklu’yu, Osmanlı’yı ve Cumhuriyet’in kuruluş anlarını aynı kareye sığdırabiliyorsunuz. İlki, heybetli minareleriyle göğe yükselen Çifte Minareli Medrese. Çini işçiliği ve taş oymacılığı o kadar zarif ki, Selçuklu mimarlarının taşı adeta bir kumaş gibi işlediğine şahit oluyorsunuz. Hemen karşısındaki Şifaiye Medresesi ise sadece bir eğitim yeri değil, dönemin en modern darüşşifası. Taç kapısındaki insan ve hayvan figürleri, Selçuklu’nun tıp ve insan anatomisine verdiği değeri fısıldıyor. Meydandan biraz ilerlediğimizde, Selçuklu’nun şehre vurduğu o görkemli mühür, eğik minaresiyle Sivas Ulu Camii karşımıza çıkıyor. Dünyaca ünlü Pisa Kulesi’nden bile daha eğik olan bu minare, bize adeta Pisa’yı aratmayacak kadar etkileyici bir manzara sundu. Ne yazık ki Ulu Camii tadilatta olduğu için içini görme imkânı bulamadık. Biraz yürüyüp Cumhuriyet Caddesi’ne doğru geçtiğimde ise tarihi değiştiren o bina çıkıyor karşıma: Sivas Kongre Binası. Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının "Manda ve himaye kabul olunamaz" diyerek bağımsızlık meşalesini yaktığı o tarihi salonları gezerken, duvarlarda hâlâ o kararlı ruhun yankılandığını hissediyorsunuz. Binanın üzerindeki o yazı beni derinden duygulandırdı; duygulanmamak elde değildi: "Cumhuriyetin temelini burada attık." Bu sözü okuduğum an zihnim beni 1919 yıllarına götürdü. Sanki onlarla birlikteydim, o tarihi anı adım adım onlarla yaşıyor gibiydim. Tarihi Taşhan’da Bir Çay Molası Osmanlı döneminde, 19. yüzyılın ikinci yarısında (1880’li yıllarda) dönemin Sivas Valisi Halil Rıfat Paşa zamanında inşa edilen bu tarihi handa kısa bir çay molası verdik.  Taşhan’ın içini dolaşma fırsatı buldum; mimarisiyle beni gerçekten büyüledi ve Sivas’ta en beğendiğim mekânlardan biri oldu. Ancak ne yazık ki dükkânların dışına kadar taşan aşırı eşya kalabalığı, hanın o büyüleyici tarihi dokusunu gölgelemiş durumda. Bu tablo, gezim sırasında içimde buruk bir üzüntü bıraktı. Bir Lezzet Molası: Sivas Köftesi ve Katmer Tarihin derinliklerinde kaybolduktan sonra acıkan karnımı doyurmak için yerel bir lokantaya geçiyorum. Sivas köftesi denince akla gelen tek şey sadelik ve lezzet: Sadece et ve tuz! Katkısız, kendi suyunda pişmiş bu lezzetin yanına fırından yeni çıkmış, tel tel ayrılan Sivas katmeri ve madımak çorbası eklenince bozkırın lezzet haritası tamamlanıyor dedik ama ertesi gün daha önce bizi misafir etmek isteyen o gönlü zengin aileye konuk olduk. Biz Urfa’da kıymetli misafirlerimize nasıl lahmacun ikram ediyorsak, onlar da özel konuklarını Sivas etli ekmeğiyle ağırlıyor. Bizim için Anadolu fırın kültürünün en güzide örneklerinden biri olan bu lezzeti hazırlamışlardı. Sivas etli ekmeği, sadeliğin içerisindeki o muazzam lezzeti temsil ediyor. Dışarıdan bakıldığında başka yörelerin pidelerine benzetilse de onu benzersiz kılan; hamurunun inceliği, kıymasının özel seçimi ve mahalle fırınlarında pişirilme geleneği. Gerçekten son derece lezzetli ve nefisti. Bize gösterdikleri bu güzel misafirperverlik ve kurdukları samimi sofra için kendilerine sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bozkırın Gizli Cenneti: Gökpınar Gölü ve Divriği Şehir merkezindeki turumu tamamladıktan sonra yönümü Sivas’ın ilçelerine çeviriyorum. İlk durağım Gürün ilçesindeki Gökpınar Gölü. Burası bir doğa harikasından fazlası; adeta turkuaz renkli dev bir akvaryum. Suyun dibindeki en küçük taşı bile görebileceğiniz kadar berrak olan bu gölün etrafında yürümek, yol yorgunluğunu bir anda alıp götürüyor. Ve son olarak, seyahatimin belki de en görkemli noktası: Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bu eseri anlatmaya kelimeler yetersiz kalıyor. Taş işçiliğinin dünyadaki zirve noktası sayılan kapılarındaki detaylar, ışık ve gölge oyunlarıyla ortaya çıkan namaz kılan insan silüetleri... "Anadolu'nun El Hamra'sı" denmesi hiç de tesadüf değil. Sivas, soğuk rüzgarların estiği ama insanının sıcacık tebessümüyle içinizi ısıttığı bir şehir. Aşık Veysel’in bağlamasından çıkan o dertli ezgilerin, Pir Sultan Abdal’ın nefeslerinin neden bu topraklardan çıktığını, Sivas’ın taş sokaklarında yürürken çok daha iyi anlıyorsunuz. Sivas’a hoşça kal demeden önce size son bir tavsiyem var: Bozkırın bu gururlu kentine bir kez olsun yolunuz düşerse, meşhur etli ekmeğini yemeden dönmeyin. Taşın dile geldiği bu kadim şehrin hikâyesini unutmak zaten pek mümkün olmuyor.
Ekleme Tarihi: 28 Temmuz 2026 -Salı

TAŞIN DİLE GELDİĞİ DİYAR: SİVAS

Bozova, Gölbaşı ve Elbistan güzergâhını geride bırakıp ilerlerken... Günün ilk ışıkları Kızılırmak’ın üzerindeki sis perdesini aralıyor ve bozkırın ortasında yükselen o mağrur şehre, Sivas’a adım atıyorum.

İçimi tatlı bir heyecan ve merak kapladı; çünkü Sivas’ı ilk defa görecektim.

Yüzyıllardır kervanların, alimlerin ve ozanların konakladığı bu kadim coğrafya, insanı ilk andan itibaren o tanıdık, ayaz ama sıcak Anadolu hissiyle karşılıyor.
Tabii ki Sivas denilince akla ilk olarak büyük halk ozanımız Âşık Veysel geliyor.
Onun doğup büyüdüğü toprakları görmek, adımladığı memlekete ayak basmak bende ayrı bir merak ve tarifsiz bir heyecan uyandırdı.
Sivas, alelacele gezilip geçilecek bir şehir değil; her sokağı, her taşı tarihle dokunmuş devasa bir açık hava müzesi.

Taşın Şiire Dönüştüğü Yer: Şehir Merkezi
Gezime Sivas’ın kalbinden, Cumhuriyet Meydanı’ndan başlıyorum.
Burası öyle bir meydan ki, tek bir bakışta Selçuklu’yu, Osmanlı’yı ve Cumhuriyet’in kuruluş anlarını aynı kareye sığdırabiliyorsunuz.
İlki, heybetli minareleriyle göğe yükselen Çifte Minareli Medrese.
Çini işçiliği ve taş oymacılığı o kadar zarif ki, Selçuklu mimarlarının taşı adeta bir kumaş gibi işlediğine şahit oluyorsunuz.
Hemen karşısındaki Şifaiye Medresesi ise sadece bir eğitim yeri değil, dönemin en modern darüşşifası.
Taç kapısındaki insan ve hayvan figürleri, Selçuklu’nun tıp ve insan anatomisine verdiği değeri fısıldıyor.

Meydandan biraz ilerlediğimizde, Selçuklu’nun şehre vurduğu o görkemli mühür, eğik minaresiyle Sivas Ulu Camii karşımıza çıkıyor. Dünyaca ünlü Pisa Kulesi’nden bile daha eğik olan bu minare, bize adeta Pisa’yı aratmayacak kadar etkileyici bir manzara sundu.
Ne yazık ki Ulu Camii tadilatta olduğu için içini görme imkânı bulamadık.

Biraz yürüyüp Cumhuriyet Caddesi’ne doğru geçtiğimde ise tarihi değiştiren o bina çıkıyor karşıma: Sivas Kongre Binası.
Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının "Manda ve himaye kabul olunamaz" diyerek bağımsızlık meşalesini yaktığı o tarihi salonları gezerken, duvarlarda hâlâ o kararlı ruhun yankılandığını hissediyorsunuz.
Binanın üzerindeki o yazı beni derinden duygulandırdı; duygulanmamak elde değildi:
"Cumhuriyetin temelini burada attık."
Bu sözü okuduğum an zihnim beni 1919 yıllarına götürdü. Sanki onlarla birlikteydim, o tarihi anı adım adım onlarla yaşıyor gibiydim.

Tarihi Taşhan’da Bir Çay Molası
Osmanlı döneminde, 19. yüzyılın ikinci yarısında (1880’li yıllarda) dönemin Sivas Valisi Halil Rıfat Paşa zamanında inşa edilen bu tarihi handa kısa bir çay molası verdik. 
Taşhan’ın içini dolaşma fırsatı buldum; mimarisiyle beni gerçekten büyüledi ve Sivas’ta en beğendiğim mekânlardan biri oldu.
Ancak ne yazık ki dükkânların dışına kadar taşan aşırı eşya kalabalığı, hanın o büyüleyici tarihi dokusunu gölgelemiş durumda.
Bu tablo, gezim sırasında içimde buruk bir üzüntü bıraktı.

Bir Lezzet Molası: Sivas Köftesi ve Katmer
Tarihin derinliklerinde kaybolduktan sonra acıkan karnımı doyurmak için yerel bir lokantaya geçiyorum.
Sivas köftesi denince akla gelen tek şey sadelik ve lezzet: Sadece et ve tuz! Katkısız, kendi suyunda pişmiş bu lezzetin yanına fırından yeni çıkmış, tel tel ayrılan Sivas katmeri ve madımak çorbası eklenince bozkırın lezzet haritası tamamlanıyor dedik ama ertesi gün daha önce bizi misafir etmek isteyen o gönlü zengin aileye konuk olduk.
Biz Urfa’da kıymetli misafirlerimize nasıl lahmacun ikram ediyorsak, onlar da özel konuklarını Sivas etli ekmeğiyle ağırlıyor. Bizim için Anadolu fırın kültürünün en güzide örneklerinden biri olan bu lezzeti hazırlamışlardı.
Sivas etli ekmeği, sadeliğin içerisindeki o muazzam lezzeti temsil ediyor. Dışarıdan bakıldığında başka yörelerin pidelerine benzetilse de onu benzersiz kılan; hamurunun inceliği, kıymasının özel seçimi ve mahalle fırınlarında pişirilme geleneği. Gerçekten son derece lezzetli ve nefisti.
Bize gösterdikleri bu güzel misafirperverlik ve kurdukları samimi sofra için kendilerine sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Bozkırın Gizli Cenneti: Gökpınar Gölü ve Divriği
Şehir merkezindeki turumu tamamladıktan sonra yönümü Sivas’ın ilçelerine çeviriyorum.
İlk durağım Gürün ilçesindeki Gökpınar Gölü. Burası bir doğa harikasından fazlası; adeta turkuaz renkli dev bir akvaryum.
Suyun dibindeki en küçük taşı bile görebileceğiniz kadar berrak olan bu gölün etrafında yürümek, yol yorgunluğunu bir anda alıp götürüyor.
Ve son olarak, seyahatimin belki de en görkemli noktası: Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bu eseri anlatmaya kelimeler yetersiz kalıyor. Taş işçiliğinin dünyadaki zirve noktası sayılan kapılarındaki detaylar, ışık ve gölge oyunlarıyla ortaya çıkan namaz kılan insan silüetleri... "Anadolu'nun El Hamra'sı" denmesi hiç de tesadüf değil.
Sivas, soğuk rüzgarların estiği ama insanının sıcacık tebessümüyle içinizi ısıttığı bir şehir. Aşık Veysel’in bağlamasından çıkan o dertli ezgilerin, Pir Sultan Abdal’ın nefeslerinin neden bu topraklardan çıktığını, Sivas’ın taş sokaklarında yürürken çok daha iyi anlıyorsunuz.
Sivas’a hoşça kal demeden önce size son bir tavsiyem var: Bozkırın bu gururlu kentine bir kez olsun yolunuz düşerse, meşhur etli ekmeğini yemeden dönmeyin. Taşın dile geldiği bu kadim şehrin hikâyesini unutmak zaten pek mümkün olmuyor.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yeniurfagazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.