Son dönemde Adalet Bakanlığı’nın suçla mücadelede gösterdiği kararlılık ve suçlulara göz açtırmama iradesi kuşkusuz kıymetlidir.
Ancak sokağın gerçeğine ve vatandaşın hissettiği emniyet duygusuna baktığımızda şunu net bir şekilde sormak gereklidir: Bu adımlar yeterli mi? Ne yazık ki hayır.
Özellikle toplumun ahlaki dokusunu ve huzurunu hedef alan, “yüz kızartıcı” ve kamu vicdanını yaralayan olayların tamamen son bulması için adalet sistemimizin gerçek anlamda caydırıcı bir çizgiye çekilmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Bir an durup çevremizde yaşananlara bakalım:
Bir şahıs evinden silahını alıyor, çoluk çocuğun yaşadığı bir sitenin ortasında uluorta ateş açıyor; yetmiyor, mahalle sakinlerini tehdit edip terör estiriyor. Sonuç? Yakalanan bu kişi, adli kontrol şartıyla serbest bırakılıyor!
Şimdi sormak lazım: Bu kişi dışarı çıktığında ne düşünecek? Yaptığı yanına kâr kaldığı hissiyle bir sonraki adımda ne yapacak? "Nasıl olsa ceza almıyorum" cesaretiyle bu kez bir insanın canına kıymayacağının garantisini kim verebilir?
İşte asıl tehlike buradadır.
Saldırma niyetiyle eyleme geçen, eline silahı, bıçağı alıp insanların canına ve malına kasteden kimse asla dışarıda elini kolunu sallayarak gezmemelidir.
Toplumun huzurunu ve sükûnunu bozan, kabadayılıkla milleti tehdit eden, infial yaratan kişilere en ağır cezalar verilmeli ve adalet mefhumu bu kişilere gün yüzü göstermemelidir.
Güvenli ve ferah bir ülke yaratmanın yolu, potansiyel suçlulara korku, dürüst ve masum vatandaşlara ise sonsuz bir güven veren yargı sisteminden geçer.
Cezasızlık algısı yıkılmadıkça, "suçun bir karşılığı var" hissi toplumda tam olarak karşılık bulamaz.
Adaletin tecelli etmesi için cezalar sadece uygulanmamalı; sokağa taşan suçu daha işlemeden caydıracak kadar sert ve kararlı olmalıdır.