Aklın, mantığın ve en önemlisi vicdanın kabul etmekte zorlandığı, son yıllarda ise sıkça karşılaştığımız çelişkilerden biri bu: Bir yanda devletin, milletin, yetimin tüyü bitmemiş hakkını çalmak; diğer yanda başını örtüp namaz kılmak, umreye gitmek.
İnsan sormadan edemiyor: Bu ikisi aynı kalpte, aynı yaşamda nasıl bir araya gelebilir?
Biri, dürüstlük ve teslimiyet iddiasıyla Yaratıcı’nın huzuruna durmak; diğeri ise milyonlarca insanın hakkını çalarak kul hakkına batmak.
Bir elinle milletin cebine uzanıp, diğer elini Kâbe’nin örtüsüne sürerek günahlarından sıyrılabileceğini sanmak, ne dini anlamaktır ne de ahlakı.
Çünkü din, sadece bireysel ritual ritüellerden ibaret bir seramoni değildir.
İbadet; insanı kötülükten, haramdan ve haksızlıktan alıkoyduğu sürece ibadettir.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de namazın insanı kötülüklerden vazgeçirmesi gerektiği açıkça belirtilir.
Eğer kılınan namaz, alınan kul hakkına engel olmuyorsa; gidilen umre, kamu malına uzanan eli geri çekmiyorsa orada biçimsel bir ritüelden öte bir şey kalmamıştır.
Ya göründüğün gibi ol ya olduğun gibi görün.
Eğer başını örtüyorsan, namaz kılıyorsan, umreye gidip inancın gereğini yerine getirdiğini iddia ediyorsan; o inancın en temel emri olan "dürüstlük" ve "adalet" ilkelerine uymak zorundasın.
Devletin kasasına, milletin rızkına göz dikemezsin.
Kamu malını aşıranın ibadeti, üzerine sinen o ağır vebalin gölgesinde kalır.
Yok eğer kul hakkı yemekten çekinmiyor, milletin parasını çalmayı kendinde bir hak görüyorsan; o zaman dinin sembollerini, kutsal mekânları ve ibadetleri kendi cürümlerine kalkan etme.
Nitekim bu durum, kadim anlatılardaki şu kıssayı getiri akıllara: Bir kuş, kanadını kıran derviş kılıklı adamı Hz. Süleyman’a şikâyet eder. Hz. Süleyman adama ceza vermek istediğinde kuş araya girerek, “Onun kolunu kanadını kırmayın; üzerindeki derviş hırkasını çıkarın, yeter,” der. Hz. Süleyman sebebini sorunca kuş şu manidar cevabı verir: “Eğer o avcı kıyafetiyle gelseydi sakınır, yanına yaklaşmazdım. Fakat hırkasına bakıp ona güvendim; dervişten kimseye zarar gelmez sanarak kaçmadım. Benim canımı yakan onun avcılığı değil, derviş kisvesi altında beni kandırmasıdır.”
Çünkü tam da bu hikâyede olduğu gibi, sembolik dindarlıkla gerçek ahlaksızlığı aynı torbaya koymak, sadece o inancı yaşayan insanlara değil, toplumsal vicdana da yapılan büyük bir saygısızlıktır.
İbadet ile hırsızlık yan yana durmaz.
Biri helal ile beslenir, diğeri haramla.
İkisini aynı bünyede yaşatmaya çalışmak, vicdanı sahte bir rahatlatma çabasından başka bir şey değildir.
Toplumun ihtiyacı olan şey; şekli ibadetlerin arkasına gizlenmiş ahlaksızlık değil, ibadetini vicdanıyla, ahlakıyla ve adaleteyle bütünleştirmiş dürüst insanlardır.