MUHAMMED ALİ URFALI
Köşe Yazarı
MUHAMMED ALİ URFALI
 

DİJİTAL DÜNYANIN ÇÖP ÇAĞI

Parmaklarımızın ucundan kayıp giden o pırıltılı cam parçası, artık bize ilham veren bir pencere değil; adeta kolektif bir zevksizliğin sergilendiği bir panayıra dönüştü. Sosyal medya akışlarımızı işgal eden "fenomenler" kervanından bahsediyorum.  Hani şu sırf birkaç saniye fazla izlenebilmek, bir tık daha fazla etkileşim alabilmek uğruna kendilerini kılıktan kılığa sokan, çirkinliği ve absürtlüğü bir pazarlama stratejisine dönüştürenlerden. Eskiden gazetecilikte, televizyonculukta ya da sanatta bir estetik kaygı vardı. Sayfalar tasarlanırken, ekranlar kurgulanırken izleyiciye ne hissettirileceği, ona nasıl bir görsel kalite sunulacağı düşünülürdü. Bugün ise algoritmaların hüküm sürdüğü dijital dünyada tek bir algı var: Ekranda kalma süresi. Ve ne yazık ki algoritmalar zarafeti değil, şok edici olanı seviyor. Bir fenomenin bilinçli olarak kendini düşürdüğü komik ya da tuhaf durumlar, abartılı ve göze batan estetik müdahaleler, görgü kurallarını hiçe sayan davranışlar tesadüf değil. Hepsi planlı birer olta. Çünkü biliyorlar ki insan zihni güzellikten ziyade, "garip" ve "rahatsız edici" olana takılıp kalıyor. Eski dünyada "rezil olmak" diye bir korku vardı. İnsanlar toplum içindeki saygınlıklarını korumak için azami gayret gösterirdi. Bugün ise dijital meydanda "rezil olmak", yerini "ünlü olmaya" bıraktı. Kötü şöhretin de şöhret sayıldığı, tıklanma sayısının karakterin önüne geçtiği bir düzende, çirkin görüntüler sergilemek bir utanç kaynağı değil; aksine bir başarı kriteri olarak görülüyor. Peki, bu durum toplumun estetik algısını nasıl etkiliyor? Sürekli olarak absürt ve çirkin görüntülere maruz kalmak, zamanla duyarsızlaşmaya yol açıyor. Çirkin olan normalleşiyor, abartılı olan sıradanlaşıyor. Özellikle genç nesil, dikkat çekmenin ve kabul görmenin yolunun zarafetten değil, "en garip olanı yapmaktan" geçtiğini sanmaya başlıyor. En Büyük Ceza: Sessizlik. En büyük ceza: onları tıklayıp izlemekir. Bu noktada iğneyi biraz da kendimize batırmamız gerekiyor. Bu içerikler neden üretiliyor? Çünkü bizler —öfkeyle, şaşkınlıkla ya da "bakalım daha ne kadar ileri gidecekler" merakıyla da olsa— o videolara tıklıyoruz. Yorum yapıyoruz, arkadaşlarımıza gönderip "Şunun yaptığına bak" diyoruz. Algoritma ise bizim bu öfkemizi veya merakımızı "ilgi" olarak kodluyor ve önümüze daha fazla çirkinlik çıkarıyor. Bu görsel kirliliği durdurmanın tek bir yolu var: Görmezden gelmek. Dijital dünyada bir fenomene verilebilecek en büyük ceza, ona küfretmek ya da eleştirmek değil; onu takip etmeyi bırakmak ve videosunu saniyesinde kaydırıp geçmektir. Ekranlarımızı yeniden güzelleştirmek, ancak neye baktığımızı seçme iradesini gösterdiğimizde mümkün olacak.
Ekleme Tarihi: 22 Temmuz 2026 -Çarşamba

DİJİTAL DÜNYANIN ÇÖP ÇAĞI

Parmaklarımızın ucundan kayıp giden o pırıltılı cam parçası, artık bize ilham veren bir pencere değil; adeta kolektif bir zevksizliğin sergilendiği bir panayıra dönüştü.

Sosyal medya akışlarımızı işgal eden "fenomenler" kervanından bahsediyorum. 
Hani şu sırf birkaç saniye fazla izlenebilmek, bir tık daha fazla etkileşim alabilmek uğruna kendilerini kılıktan kılığa sokan, çirkinliği ve absürtlüğü bir pazarlama stratejisine dönüştürenlerden.

Eskiden gazetecilikte, televizyonculukta ya da sanatta bir estetik kaygı vardı.
Sayfalar tasarlanırken, ekranlar kurgulanırken izleyiciye ne hissettirileceği, ona nasıl bir görsel kalite sunulacağı düşünülürdü.
Bugün ise algoritmaların hüküm sürdüğü dijital dünyada tek bir algı var: Ekranda kalma süresi.
Ve ne yazık ki algoritmalar zarafeti değil, şok edici olanı seviyor.
Bir fenomenin bilinçli olarak kendini düşürdüğü komik ya da tuhaf durumlar, abartılı ve göze batan estetik müdahaleler, görgü kurallarını hiçe sayan davranışlar tesadüf değil.
Hepsi planlı birer olta.
Çünkü biliyorlar ki insan zihni güzellikten ziyade, "garip" ve "rahatsız edici" olana takılıp kalıyor.

Eski dünyada "rezil olmak" diye bir korku vardı. İnsanlar toplum içindeki saygınlıklarını korumak için azami gayret gösterirdi.
Bugün ise dijital meydanda "rezil olmak", yerini "ünlü olmaya" bıraktı.
Kötü şöhretin de şöhret sayıldığı, tıklanma sayısının karakterin önüne geçtiği bir düzende, çirkin görüntüler sergilemek bir utanç kaynağı değil; aksine bir başarı kriteri olarak görülüyor.
Peki, bu durum toplumun estetik algısını nasıl etkiliyor?
Sürekli olarak absürt ve çirkin görüntülere maruz kalmak, zamanla duyarsızlaşmaya yol açıyor.
Çirkin olan normalleşiyor, abartılı olan sıradanlaşıyor.
Özellikle genç nesil, dikkat çekmenin ve kabul görmenin yolunun zarafetten değil, "en garip olanı yapmaktan" geçtiğini sanmaya başlıyor.

En Büyük Ceza: Sessizlik.
En büyük ceza: onları tıklayıp izlemekir.
Bu noktada iğneyi biraz da kendimize batırmamız gerekiyor. Bu içerikler neden üretiliyor?
Çünkü bizler —öfkeyle, şaşkınlıkla ya da "bakalım daha ne kadar ileri gidecekler" merakıyla da olsa— o videolara tıklıyoruz. Yorum yapıyoruz, arkadaşlarımıza gönderip "Şunun yaptığına bak" diyoruz. Algoritma ise bizim bu öfkemizi veya merakımızı "ilgi" olarak kodluyor ve önümüze daha fazla çirkinlik çıkarıyor.
Bu görsel kirliliği durdurmanın tek bir yolu var: Görmezden gelmek.
Dijital dünyada bir fenomene verilebilecek en büyük ceza, ona küfretmek ya da eleştirmek değil; onu takip etmeyi bırakmak ve videosunu saniyesinde kaydırıp geçmektir.
Ekranlarımızı yeniden güzelleştirmek, ancak neye baktığımızı seçme iradesini gösterdiğimizde mümkün olacak.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yeniurfagazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.