Yıl 1998… Şanlıurfa’nın en köklü seslerinden, taşın altındaki elin, yazılmayanın peşine düşenlerin ocağı olan Hizmet Gazetesi’ne eniştem Bahattin Subaşı’nın önermesi ile ilk adımımı attığım gün dün gibi aklımda. Aradan geçen yaklaşık 28 koca yıl… Arada hayatın getirdiği zorunlu duraklar, ufak tefek molalar olsa da bu meslek benim için hiçbir zaman saatle sınırlı bir mesai olmadı. Birlikte nefes aldığım, varlığımı bulduğum bir yaşam biçimiydi. EYT’den emekli olduğumda bile, “Bir daha dünyaya gelsem yine bu mesleği seçerdim” diyecek kadar aşık olduğum o sevdadan; bugün Şanlıurfa yerel basınının yaşadığı dönüşüm, birleşmeler ve kapanmalar silsilesi yüzünden ayrılmak durumundayım.
Hayat bazen insanın en iyi bildiği yola, en tutkuyla yürüdüğü yoldaşlığa bile zamansız bir nokta koyduruyor. Ancak geriye dönüp baktığımda, kaybolan yılların pişmanlığını değil; gururla ve lekesizce taşınmış bir vicdanın huzurunu görüyorum.
Tipo’dan Ofset’e: Mürekkeple Dökülen Alın Teri
O ilk yılları hatırlıyorum da… Şimdi genç meslektaşlarımıza anlatsak, maziye karışmış bir masal gibi gelir. Ufuk Gazetesi ile devam ettiğimiz, rahmetli Bahattin Demir’in sahibi olduğu Halkın Sesi Gazetesi’nde emek verdiğimiz o zamanlar… Günlerce, gecelerce tipo sistemiyle; harfleri tek tek, nasırlı ellerimizle dizerek dizgi tablalarının başında sabahlardık. Kurşun kokusu, parmaklarımıza sinen o çıkmayan mürekkep lekesi bizim tek parfümümüzdü. Bir haberin, bir gerçeğin peşinde koşarken çektiğimiz her meşakkat, mesleğimize olan aşkımızı daha da bilerdi.
Sonra teknoloji gelişti, ofset sistemiyle tanıştık. Rahmetli Naci İpek, Mehmet Canbeyli, Âhin Güneş ve adını buraya sığdıramadığım nice kıymetli mesai arkadaşımla omuz omuza verdik. Şanlıurfa’nın nabzını tutmak; bu kadim şehrin sokaklarındaki sevinci de hüznü de kağıda dökmek için bunu namus borcu bildik. 2014’teki birleşmeyle birlikte Yeni Urfa Gazetesi çatısı altında; muhabirlikten yazı işleri müdürlüğüne, genel yayın yönetmenliğinden koordinatörlüğe, köşe yazarlığından editörlüğe kadar çalıştığım gazete mutfağının her harcında ter döktüm.
Şehirlerin Sessizliği ve Raflarda Boynu Bükük Kalan Sayfalar
Geçmişin o coşkulu ihtişamını, bugünün sessiz ve acı gerçeğiyle kıyaslamak insanın içini yakıyor. İnternetin, dijital medyanın hayatımızı kuşatmadığı o altın dönemlerde, sadece Halkın Sesi Gazetesi tek başına günlük 4 bin adet basılır; Urfa’nın sokaklarında, kahvehanelerinde adeta kapış kapış satılırdı. İnsanlar bir haberi okumak, memleketin halini görmek için sabahın ilk ışıklarıyla bayilere koşardı.
Geldiğimiz noktada ise zamanın ve teknolojinin acımasız yüzüyle yüzleşmek zorundayız. Artık kimse bayiden gidip eline o kağıt kokusunu alarak bir yerel gazete satıl almıyor. İnternet haber sitelerinin ve sosyal medyanın baş döndüren hızı karşısında, yazılı basının boynu maalesef büküldü. Bizler de Yeni Urfa Gazetesi olarak bu fırtınadan nasibimizi aldık. Bugün ne yazık ki yerel gazeteleri ayakta tutmaya çalışan tek şey resmi ilanlar ve ihale duyuruları… Okuyucusunu kaybeden, bayilerde raflarda boynu bükük kalan o sayfalar birer birer tarihe karışırken, bizler de bu hüzünlü gidişatın birer kurbanı olduk.
"Kalemimi Hiçbir Pazarlık Masasına Koymadım"
Meslek hayatım boyunca sayısız köşe yazısı, makale, röportaj ve habere imza attım. Ancak bu gece başımı yastığa koyduğumda hissettiğim en büyük teselli ve zenginlik şudur:
Hiç kimseyi bel altından vurmadım. Kimseyi karalamadım, kimsenin şahsiyetini hedef almadım. Zorluklar karşısında eğildim belki ama hiçbir çıkarın, hiçbir gücün karşısında doğrularımdan taviz vermedim. Kalemimi hiçbir zaman pazarlık masasına sürmedim.
Elbette bu uzun maratonda istemeden kırdıklarımız, fark etmeden üzdüklerimiz de olmuştur. Kalem tutan, eleştiren, gerçeğin peşinden korkusuzca koşan herkesin payına biraz bu düşer. Hepsinden helallik dilerim; çünkü bu mesleğin hamurunda biraz da hırpalanmak vardır.
Maddi anlamda gazetecilik bana servetler kazandırmadı. Bırakın hanları, hamamları, dikili bir dikili taş bile bırakmamış olabilir. Ama manevi olarak paha biçilemez bir ruh zenginliği sundu. İnsan sarrafı olmayı, bu şehrin garibinden yetimine, esnafından bürokratına her kesimiyle kucaklaşmayı öğretti. Her güne bambaşka bir heyecanla uyanmanın, memleketin derdiyle dertlenmenin gururunu yaşadım.
"Her Nerede Yaşıyor ve Yaşatılıyorsa..."
Rahmetli Reha Muhtar’ın o zihnine kazınan repliği kulaklarımda çınlıyor: “Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsa…”
Ben de bugüne kadar bu şehrin tozlu sokaklarında, insan hikayelerinde, acıda ve sevinçte; hayatın ve yaşantının olduğu her yerde bir gerçeğin, bir insan hakkının peşinden koştum.
Şimdi ise bu uzun, meşakkatli ama bir o kadar da onurlu yürüyüşe nokta koyma vakti. Hayat bundan sonra önümüze ne tür kapılar açar, kader bizi nereye sürükler bilinmez. Belki başka bir mecrada, bambaşka bir vesileyle yeniden yollarımız kesişir. Ama emin olduğum tek bir şey var: Kendi doğrularımdan, onurumdan ve inandığım değerlerden asla ödün vermeden yaşamaya devam edeceğim.
Şimdi, bu şehrin basınına ömrünü adamış bir nefer olarak; hem omuz omuza çalıştığım meslektaşlarıma hem de yıllardır bıkmadan, usanmadan satırlarımı okuyan, bana gönlünü açan siz kıymetli okurlarıma yürekten teşekkür ediyorum. Hakkınızı helal edin.
Her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsa; hepinize hayırlı günler, huzurlu ve aydınlık yarınlar dilerim.
İnşallah başka bir sayfada, başka bir umutla yeniden buluşmak dileğiyle…
Kalın sağlıcakla.