Halil DOĞAN
Köşe Yazarı
Halil DOĞAN
 

URFA DEPREMİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ: DEPREM Mİ YIKACAK, RANT MI?

Bir kenti yalnızca depremler yıkmaz. Bazen çıkar uğruna değiştirilen imar planları, denetimsiz bırakılan yapılar, bilimsel gerçekleri görmezden gelen kararlar ve kamu sorumluluğunun ihmal edilmesi de o kentin temellerine döşenmiş birer dinamit gibidir. 24 Eylül 2026 Perşembe günü Şanlıurfa’da meydana gelen 5,4 büyüklüğündeki deprem, hepimize bir kez daha önemli bir gerçeği hatırlattı: Deprem, doğanın kaçınılmaz bir gerçeğidir; ancak depremin afete dönüşmesinde insan eliyle yapılan hataların payı büyüktür. Sarsıntının ardından özellikle kırsal Pınarbaşı Mahallesi’nde bazı ev ve ahırlarda hasar oluştuğu bildirildi. Kent genelinde de hasar tespit edildi. çalışmaları başlatıldı.  Peki, bu sarsıntıdan gerekli dersleri çıkaracak mıyız? Yoksa birkaç gün süren korkunun ardından her şeyi unutup rant düzeninin çarklarını yeniden mi döndüreceğiz? İmar rantı, insan hayatından daha mı değerli? Şanlıurfa’nın merkezinde ve kenar mahallelerinde yapılaşma biçimi, kat artışları ve imar uygulamaları ciddi biçimde tartışılmayı hak ediyor. Özellikle bağ evleri ve tarım alanlarında yükselen yapılar, zemin özellikleri ve yapı güvenliği açısından bilimsel incelemeye tabi tutulmalıdır. İddialara göre bazı bölgelerde, çeşitli imar uygulamaları ve kat artışlarıyla yapıların başlangıçta öngörülen kat sayılarının üzerine çıkıldığı, mevcut taşıyıcı sistemlerin ilave yükler altında bırakıldığı örnekler bulunuyor. Bu iddiaların her birinin teknik incelemelerle doğrulanması gerekir. Ancak ortada böylesi bir şüphe varsa, kamu kurumlarının görevi bu soruları görmezden gelmek değil, araştırmak ve kamuoyuna açıklamaktır. Bir binanın temeli iki katlı bir yapı için tasarlanmışsa, sonradan dört kata çıkarılması yalnızca mimari bir değişiklik değildir. Bu, doğrudan taşıyıcı sistemin, zemin koşullarının ve deprem güvenliğinin yeniden değerlendirilmesini gerektiren teknik bir meseledir. İmar planları kâğıt üzerinde değiştirilebilir. Kat sayıları artırılabilir, yeni ruhsatlar düzenlenebilir. Ancak betonun, demirin ve zeminin fiziksel gerçekleri bir belediye kararıyla değiştirilemez. Deprem, insanın gözünü boyayan tabelalara, imar belgelerine veya siyasi ilişkilere bakmaz. Binanın taşıyıcı sistemine, zeminine ve mühendislik hesaplarına bakar. Bağ evleri ve tarım alanları: Toprağın da bir hafızası var Şanlıurfa’nın çevresinde, tarım arazileri üzerinde yükselen bağ evleri de ayrı bir tartışma konusudur. Verimli toprakların yapılaşmaya açılması yalnızca tarımsal üretimi değil, plansız kentleşmenin doğurabileceği güvenlik sorunlarını da beraberinde getirebilir. Her tarım arazisinin zemini aynı değildir. Bir arazinin tarıma elverişli olması, üzerine yapılacak bir yapının deprem açısından güvenli olduğu anlamına gelmez. Zemin etüdü, temel tasarımı, yapı malzemeleri ve mühendislik denetimi, her yapı için ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Üstelik tarım alanlarının kontrolsüz biçimde yapılaşmaya açılması, gelecekte kentin gıda güvenliğini ve doğal kaynaklarını da tehdit edebilir. Bugün birkaç kişinin kazancı için feda edilen topraklar, yarın binlerce insanın ortak kaybına dönüşebilir. Toprak yalnızca üzerine bina dikilecek bir arsa değildir; bir kentin geleceği, üretimi ve yaşam güvencesidir. Belediyeler ve kamu kurumları sorumluluktan kaçamaz Burada sorulması gereken temel soru şudur: İmar kararlarını kimler aldı? Kat artışlarına hangi teknik raporlar dayanak oluşturdu? Yapı ruhsatları ve yapı kullanma izinleri hangi koşullarda verildi? Denetimler gerektiği gibi yapıldı mı? Projeye aykırı uygulamalar varsa bunlara neden zamanında müdahale edilmedi? Bu soruların muhatabı, yalnızca yapı sahipleri veya müteahhitler değildir. Yetki ve sorumluluk alanları çerçevesinde belediyeler, yapı denetim kuruluşları ve ilgili kamu kurumları da hesap verebilir olmalıdır. Elbette herhangi bir kurumu, teknik inceleme ve somut kanıtlar olmadan doğrudan suçlu ilan etmek doğru değildir. Ancak kamu görevi yürütenlerin de kararlarının sonuçlarından bağımsız tutulması kabul edilemez. Eğer imar mevzuatına aykırı kat artışları yapılmışsa, yapıların taşıyıcı sistemleri projeye aykırı biçimde değiştirilmişse veya riskli yapılara gerekli müdahaleler zamanında gerçekleştirilmemişse, bütün bu süreçler bağımsız uzmanlar tarafından incelenmeli ve sorumluluğu bulunan kişiler hakkında mevzuat çerçevesinde işlem yapılmalıdır. Kamu yönetiminin temel görevi, felaket yaşandıktan sonra hasar tespiti yapmakla sınırlı değildir. Asıl sorumluluk, felaket yaşanmadan önce gerekli önlemleri almaktır. Asıl tehlike, büyük depremden önce başlayan ihmaldir Şanlıurfa’nın gelecekte nasıl bir depremle karşılaşacağını kesin bir dille söylemek mümkün değildir. Yedi veya daha büyük bir deprem yaşanacağı yönündeki iddialar da bilimsel verilerle ve yetkili uzmanların değerlendirmeleriyle ele alınmalıdır. Fakat daha büyük bir deprem ihtimalinin belirsiz olması, bugünden önlem almamızı engellememelidir. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Şanlıurfa İl Koordinasyon Kurulu da 25 Eylül 2026 tarihli açıklamasında yapı stokunun değerlendirilmesi, zemin ve yapı ilişkisinin doğru analiz edilmesi, imar süreçlerinin bilimsel esaslara dayandırılması ve yapı denetiminin etkin yürütülmesi gerektiğine dikkat çekti... Bu nedenle kent genelinde riskli yapıların belirlenmesi, özellikle eski ve sonradan kat ilave edildiği iddia edilen binaların incelenmesi, tarım alanlarındaki yapılaşmanın denetlenmesi ve imar kararlarının kamuoyuna açık biçimde değerlendirilmesi artık ertelenemez bir sorumluluktur. Bir binanın dışarıdan sağlam görünmesi, deprem karşısında güvenli olduğu anlamına gelmez. Duvarlardaki çatlaklar, taşıyıcı elemanlardaki hasarlar veya zemin kaynaklı sorunlar, uzmanlar tarafından incelenmeden görmezden gelinmemelidir. Deprem sonrasında yapılan tespitler kadar, deprem öncesinde yapılmayan denetimlerin de hesabı sorulmalıdır. Urfa’nın geleceği rant hesaplarına kurban edilemez Bir kentin geleceği, yalnızca yükselen binalarla ölçülmez. Güvenli konutlar, sağlam altyapı, korunmuş tarım alanları, bilimsel şehir planlaması ve denetlenebilir bir kamu yönetimi, gerçek gelişmişliğin temel göstergeleridir. Eğer bir kentte imar kararları kamu yararı yerine kişisel çıkarlara göre şekilleniyorsa, eğer yapı güvenliği ekonomik kazanç uğruna ikinci plana itiliyorsa, eğer denetim yalnızca kâğıt üzerinde kalıyorsa orada sorun yalnızca deprem değildir. Sorun, kentin geleceğini tehdit eden bir yönetim ve planlama anlayışıdır. Bugün Urfa’nın ihtiyacı, deprem sonrasında birkaç gün konuşup sonra unutmak değildir. İhtiyaç duyulan şey; şeffaf bir inceleme, bağımsız teknik raporlar, hesap verebilir bir yerel yönetim anlayışı ve insan hayatını bütün ekonomik çıkarların üzerinde tutan bir kent politikasıdır. Çünkü yıkılan yalnızca bir bina olmayabilir. Bir ailenin yıllarca biriktirdiği emek, çocukların geleceği, insanların yaşam hakkı ve topluma duyulan güven de o enkazın altında kalabilir. Unutmayalım: Depremi engelleyemeyebiliriz ama ihmali, denetimsizliği ve kuralsız yapılaşmayı önlemek mümkündür. Urfa’da asıl mesele, bir sonraki depremin ne zaman ve kaç büyüklüğünde olacağı değildir. Asıl mesele, o gün geldiğinde bugün bildiğimiz hataların bedelini yine yurttaşların canıyla ödeyip ödemeyeceğimizdir. Bir kenti deprem değil, depreme rağmen sürdürülen yanlışlar da yıkabilir. Ve hiçbir imar rantı, hiçbir kat fazlalığı, hiçbir ekonomik çıkar insan hayatından daha değerli değildir. Halil Doğan
Ekleme Tarihi: 30 Eylül 2026 -Çarşamba

URFA DEPREMİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ: DEPREM Mİ YIKACAK, RANT MI?

Bir kenti yalnızca depremler yıkmaz. Bazen çıkar uğruna değiştirilen imar planları, denetimsiz bırakılan yapılar, bilimsel gerçekleri görmezden gelen kararlar ve kamu sorumluluğunun ihmal edilmesi de o kentin temellerine döşenmiş birer dinamit gibidir.

24 Eylül 2026 Perşembe günü Şanlıurfa’da meydana gelen 5,4 büyüklüğündeki deprem, hepimize bir kez daha önemli bir gerçeği hatırlattı: Deprem, doğanın kaçınılmaz bir gerçeğidir; ancak depremin afete dönüşmesinde insan eliyle yapılan hataların payı büyüktür. Sarsıntının ardından özellikle kırsal Pınarbaşı Mahallesi’nde bazı ev ve ahırlarda hasar oluştuğu bildirildi. Kent genelinde de hasar tespit edildi. çalışmaları başlatıldı. 
Peki, bu sarsıntıdan gerekli dersleri çıkaracak mıyız? Yoksa birkaç gün süren korkunun ardından her şeyi unutup rant düzeninin çarklarını yeniden mi döndüreceğiz?
İmar rantı, insan hayatından daha mı değerli?
Şanlıurfa’nın merkezinde ve kenar mahallelerinde yapılaşma biçimi, kat artışları ve imar uygulamaları ciddi biçimde tartışılmayı hak ediyor. Özellikle bağ evleri ve tarım alanlarında yükselen yapılar, zemin özellikleri ve yapı güvenliği açısından bilimsel incelemeye tabi tutulmalıdır.
İddialara göre bazı bölgelerde, çeşitli imar uygulamaları ve kat artışlarıyla yapıların başlangıçta öngörülen kat sayılarının üzerine çıkıldığı, mevcut taşıyıcı sistemlerin ilave yükler altında bırakıldığı örnekler bulunuyor. Bu iddiaların her birinin teknik incelemelerle doğrulanması gerekir. Ancak ortada böylesi bir şüphe varsa, kamu kurumlarının görevi bu soruları görmezden gelmek değil, araştırmak ve kamuoyuna açıklamaktır.
Bir binanın temeli iki katlı bir yapı için tasarlanmışsa, sonradan dört kata çıkarılması yalnızca mimari bir değişiklik değildir. Bu, doğrudan taşıyıcı sistemin, zemin koşullarının ve deprem güvenliğinin yeniden değerlendirilmesini gerektiren teknik bir meseledir.
İmar planları kâğıt üzerinde değiştirilebilir. Kat sayıları artırılabilir, yeni ruhsatlar düzenlenebilir. Ancak betonun, demirin ve zeminin fiziksel gerçekleri bir belediye kararıyla değiştirilemez.
Deprem, insanın gözünü boyayan tabelalara, imar belgelerine veya siyasi ilişkilere bakmaz. Binanın taşıyıcı sistemine, zeminine ve mühendislik hesaplarına bakar.
Bağ evleri ve tarım alanları: Toprağın da bir hafızası var
Şanlıurfa’nın çevresinde, tarım arazileri üzerinde yükselen bağ evleri de ayrı bir tartışma konusudur. Verimli toprakların yapılaşmaya açılması yalnızca tarımsal üretimi değil, plansız kentleşmenin doğurabileceği güvenlik sorunlarını da beraberinde getirebilir.
Her tarım arazisinin zemini aynı değildir. Bir arazinin tarıma elverişli olması, üzerine yapılacak bir yapının deprem açısından güvenli olduğu anlamına gelmez. Zemin etüdü, temel tasarımı, yapı malzemeleri ve mühendislik denetimi, her yapı için ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Üstelik tarım alanlarının kontrolsüz biçimde yapılaşmaya açılması, gelecekte kentin gıda güvenliğini ve doğal kaynaklarını da tehdit edebilir. Bugün birkaç kişinin kazancı için feda edilen topraklar, yarın binlerce insanın ortak kaybına dönüşebilir.
Toprak yalnızca üzerine bina dikilecek bir arsa değildir; bir kentin geleceği, üretimi ve yaşam güvencesidir.
Belediyeler ve kamu kurumları sorumluluktan kaçamaz
Burada sorulması gereken temel soru şudur: İmar kararlarını kimler aldı? Kat artışlarına hangi teknik raporlar dayanak oluşturdu? Yapı ruhsatları ve yapı kullanma izinleri hangi koşullarda verildi? Denetimler gerektiği gibi yapıldı mı? Projeye aykırı uygulamalar varsa bunlara neden zamanında müdahale edilmedi?
Bu soruların muhatabı, yalnızca yapı sahipleri veya müteahhitler değildir. Yetki ve sorumluluk alanları çerçevesinde belediyeler, yapı denetim kuruluşları ve ilgili kamu kurumları da hesap verebilir olmalıdır.
Elbette herhangi bir kurumu, teknik inceleme ve somut kanıtlar olmadan doğrudan suçlu ilan etmek doğru değildir. Ancak kamu görevi yürütenlerin de kararlarının sonuçlarından bağımsız tutulması kabul edilemez.
Eğer imar mevzuatına aykırı kat artışları yapılmışsa, yapıların taşıyıcı sistemleri projeye aykırı biçimde değiştirilmişse veya riskli yapılara gerekli müdahaleler zamanında gerçekleştirilmemişse, bütün bu süreçler bağımsız uzmanlar tarafından incelenmeli ve sorumluluğu bulunan kişiler hakkında mevzuat çerçevesinde işlem yapılmalıdır.
Kamu yönetiminin temel görevi, felaket yaşandıktan sonra hasar tespiti yapmakla sınırlı değildir. Asıl sorumluluk, felaket yaşanmadan önce gerekli önlemleri almaktır.
Asıl tehlike, büyük depremden önce başlayan ihmaldir
Şanlıurfa’nın gelecekte nasıl bir depremle karşılaşacağını kesin bir dille söylemek mümkün değildir. Yedi veya daha büyük bir deprem yaşanacağı yönündeki iddialar da bilimsel verilerle ve yetkili uzmanların değerlendirmeleriyle ele alınmalıdır. Fakat daha büyük bir deprem ihtimalinin belirsiz olması, bugünden önlem almamızı engellememelidir.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Şanlıurfa İl Koordinasyon Kurulu da 25 Eylül 2026 tarihli açıklamasında yapı stokunun değerlendirilmesi, zemin ve yapı ilişkisinin doğru analiz edilmesi, imar süreçlerinin bilimsel esaslara dayandırılması ve yapı denetiminin etkin yürütülmesi gerektiğine dikkat çekti...
Bu nedenle kent genelinde riskli yapıların belirlenmesi, özellikle eski ve sonradan kat ilave edildiği iddia edilen binaların incelenmesi, tarım alanlarındaki yapılaşmanın denetlenmesi ve imar kararlarının kamuoyuna açık biçimde değerlendirilmesi artık ertelenemez bir sorumluluktur.
Bir binanın dışarıdan sağlam görünmesi, deprem karşısında güvenli olduğu anlamına gelmez. Duvarlardaki çatlaklar, taşıyıcı elemanlardaki hasarlar veya zemin kaynaklı sorunlar, uzmanlar tarafından incelenmeden görmezden gelinmemelidir.
Deprem sonrasında yapılan tespitler kadar, deprem öncesinde yapılmayan denetimlerin de hesabı sorulmalıdır.
Urfa’nın geleceği rant hesaplarına kurban edilemez
Bir kentin geleceği, yalnızca yükselen binalarla ölçülmez. Güvenli konutlar, sağlam altyapı, korunmuş tarım alanları, bilimsel şehir planlaması ve denetlenebilir bir kamu yönetimi, gerçek gelişmişliğin temel göstergeleridir.
Eğer bir kentte imar kararları kamu yararı yerine kişisel çıkarlara göre şekilleniyorsa, eğer yapı güvenliği ekonomik kazanç uğruna ikinci plana itiliyorsa, eğer denetim yalnızca kâğıt üzerinde kalıyorsa orada sorun yalnızca deprem değildir. Sorun, kentin geleceğini tehdit eden bir yönetim ve planlama anlayışıdır.
Bugün Urfa’nın ihtiyacı, deprem sonrasında birkaç gün konuşup sonra unutmak değildir. İhtiyaç duyulan şey; şeffaf bir inceleme, bağımsız teknik raporlar, hesap verebilir bir yerel yönetim anlayışı ve insan hayatını bütün ekonomik çıkarların üzerinde tutan bir kent politikasıdır.
Çünkü yıkılan yalnızca bir bina olmayabilir. Bir ailenin yıllarca biriktirdiği emek, çocukların geleceği, insanların yaşam hakkı ve topluma duyulan güven de o enkazın altında kalabilir.
Unutmayalım: Depremi engelleyemeyebiliriz ama ihmali, denetimsizliği ve kuralsız yapılaşmayı önlemek mümkündür.
Urfa’da asıl mesele, bir sonraki depremin ne zaman ve kaç büyüklüğünde olacağı değildir. Asıl mesele, o gün geldiğinde bugün bildiğimiz hataların bedelini yine yurttaşların canıyla ödeyip ödemeyeceğimizdir.
Bir kenti deprem değil, depreme rağmen sürdürülen yanlışlar da yıkabilir.
Ve hiçbir imar rantı, hiçbir kat fazlalığı, hiçbir ekonomik çıkar insan hayatından daha değerli değildir.

Halil Doğan

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yeniurfagazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.