Halil DOĞAN
Köşe Yazarı
Halil DOĞAN
 

1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜNÜN ARDINDAN

Barış, yalnızca silahların susması değil, vicdanların konuşmasıdır 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü geride bıraktık. Ama barış, takvim yapraklarında başlayıp biten bir gün değildir. Barış; bir günlüğüne hatırlanacak bir temenni değil, toplumların geleceğini belirleyen uzun ve zorlu bir yürüyüştür. Barış, önce bir umudun filizlenmesidir. Toprağın altında sessizce çatlayan bir tohum gibi büyür. Bazen bir annenin gözyaşında, bazen yıllardır birbirine uzak bırakılmış insanların aynı sofrada buluşmasında, bazen de birbirini dinlemeyi yeniden öğrenen bir toplumun ortak vicdanında kendini gösterir. Çünkü gerçek barış yalnızca silahların susması değildir. Dil barışmadan, kalp barışmadan, vicdan barışmadan toplumlar gerçek anlamda barışamaz. Bu ülkenin hafızasında uzun yıllardır biriken acılar var. Kaybedilen insanlar, yarım kalan hayatlar, göçler, gözyaşları, korkular ve birbirine yabancılaştırılan toplum kesimleri… Bütün bunların karşısında bugün bize düşen, geçmişi inkâr etmek değil; geçmişin acılarından geleceğin dersini çıkarmaktır. Çünkü barış unutmak değildir. Barış, acıyı inkâr etmeden yeni acıların yaşanmasını engelleme iradesidir. Türkiye'nin ihtiyacı olan da tam olarak budur. Artık birbirimizi susturmak yerine birbirimizi dinlemeyi; birbirimizi suçlamak yerine birbirimizi anlamayı; farklılıklarımızı tehdit olarak görmek yerine bu ülkenin ortak zenginliği olarak kabul etmeyi öğrenmek zorundayız. Son dönemde barış ihtimaline dair ortaya çıkan her gelişme bu nedenle büyük önem taşıyor. Ancak barış yalnızca siyasi aktörlerin omuzlarına bırakılabilecek kadar küçük bir mesele değildir. Elbette siyaset kurumuna büyük sorumluluk düşmektedir. İktidarıyla, muhalefetiyle, siyasi partileriyle, sivil toplumuyla ve toplumun bütün kesimleriyle herkesin bu süreçte daha cesur, daha samimi ve daha sorumlu davranması gerekir. Çünkü barışın dili, günlük siyasetin dili olmamalıdır. Barış; seçim hesaplarının, siyasi rekabetin ve kısa vadeli çıkarların üzerinde tutulması gereken ortak bir toplumsal değerdir. Bugün atılacak samimi bir adım, yarının çocuklarına bırakacağımız en değerli miras olabilir. Çünkü hiçbir çocuk savaşın, çatışmanın, nefretin ve ayrımcılığın mirasını taşımak zorunda değildir. Çocuklarımızın duyacağı ses silah sesi değil; okul bahçelerinde yükselen kahkahalar, sokaklarda oynanan oyunlar, üniversitelerde tartışılan fikirler ve özgürce söylenen türküler olmalıdır. Silahların değil, sözün konuştuğu bir ülke istiyoruz. İnsanların kimliğinden, dilinden, inancından, düşüncesinden dolayı birbirine yabancılaştırılmadığı bir ülke… Farklılıkların korku değil, zenginlik olarak görüldüğü bir ülke… Hiç kimsenin ötekileştirilmediği, hiçbir annenin evladının akıbeti için geceleri uykusuz kalmadığı bir ülke… Bu hayal gerçek dışı değildir. Yeter ki barışı bir temenni olmaktan çıkarıp ortak bir iradeye dönüştürelim. Yeter ki birbirimizin yarasına tuz basmak yerine merhem olmayı seçelim. Yeter ki geçmişin karanlığından geleceğin aydınlığına doğru birlikte yürüyelim. Çünkü barışın kaybedeni yoktur. Barış kazandığında yalnızca bir taraf değil, Türkiye kazanır. Sokaktaki çocuk kazanır. Anadolu'nun köyündeki çiftçi kazanır. Şehrin işçisi, esnafı, öğrencisi, kadını, genci kazanır. En önemlisi de insanlık kazanır. Bu nedenle 1 Eylül'ü yalnızca kutlanan bir gün olarak değil, kendimize sormamız gereken büyük bir soru olarak görmeliyiz: Çocuklarımıza nasıl bir ülke bırakacağız? Korkuların ve çatışmaların gölgesinde yaşayan bir ülke mi? Yoksa farklılıklarıyla birlikte yaşamayı başarmış, hukukun, demokrasinin, özgürlüğün ve insan onurunun egemen olduğu bir ülke mi? Cevabı bugün verebiliriz. Barışı dört elle sahiplenerek… Samimi her barış adımının yanında durarak… Nefret dilini reddederek… Ve en önemlisi, insanı siyasetin ve bütün hesapların önüne koyarak… Çünkü barış, yalnızca devletlerin veya siyasetçilerin değil, hepimizin meselesidir. 1 Eylül Dünya Barış Günü'nün ardından geriye yalnızca güzel sözler bırakmayalım. Geleceğe bir irade bırakalım. Bir umut bırakalım. Birlikte yaşama cesareti bırakalım. Çünkü her şey insan onuru için. Çünkü barış, insanlığın en büyük ortak değeridir. Yaşasın barış. Yaşasın insanlık. Onurlu ve ortak bir gelecek için yaşasın halkların kardeşliği. Yaşasın Barış...
Ekleme Tarihi: 02 Eylül 2026 -Çarşamba

1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜNÜN ARDINDAN

Barış, yalnızca silahların susması değil, vicdanların konuşmasıdır

1 Eylül Dünya Barış Günü’nü geride bıraktık.
Ama barış, takvim yapraklarında başlayıp biten bir gün değildir. Barış; bir günlüğüne hatırlanacak bir temenni değil, toplumların geleceğini belirleyen uzun ve zorlu bir yürüyüştür.
Barış, önce bir umudun filizlenmesidir.
Toprağın altında sessizce çatlayan bir tohum gibi büyür. Bazen bir annenin gözyaşında, bazen yıllardır birbirine uzak bırakılmış insanların aynı sofrada buluşmasında, bazen de birbirini dinlemeyi yeniden öğrenen bir toplumun ortak vicdanında kendini gösterir.
Çünkü gerçek barış yalnızca silahların susması değildir.
Dil barışmadan, kalp barışmadan, vicdan barışmadan toplumlar gerçek anlamda barışamaz.
Bu ülkenin hafızasında uzun yıllardır biriken acılar var. Kaybedilen insanlar, yarım kalan hayatlar, göçler, gözyaşları, korkular ve birbirine yabancılaştırılan toplum kesimleri…
Bütün bunların karşısında bugün bize düşen, geçmişi inkâr etmek değil; geçmişin acılarından geleceğin dersini çıkarmaktır.
Çünkü barış unutmak değildir.
Barış, acıyı inkâr etmeden yeni acıların yaşanmasını engelleme iradesidir.
Türkiye'nin ihtiyacı olan da tam olarak budur.
Artık birbirimizi susturmak yerine birbirimizi dinlemeyi; birbirimizi suçlamak yerine birbirimizi anlamayı; farklılıklarımızı tehdit olarak görmek yerine bu ülkenin ortak zenginliği olarak kabul etmeyi öğrenmek zorundayız.
Son dönemde barış ihtimaline dair ortaya çıkan her gelişme bu nedenle büyük önem taşıyor.
Ancak barış yalnızca siyasi aktörlerin omuzlarına bırakılabilecek kadar küçük bir mesele değildir. Elbette siyaset kurumuna büyük sorumluluk düşmektedir. İktidarıyla, muhalefetiyle, siyasi partileriyle, sivil toplumuyla ve toplumun bütün kesimleriyle herkesin bu süreçte daha cesur, daha samimi ve daha sorumlu davranması gerekir.
Çünkü barışın dili, günlük siyasetin dili olmamalıdır.
Barış; seçim hesaplarının, siyasi rekabetin ve kısa vadeli çıkarların üzerinde tutulması gereken ortak bir toplumsal değerdir.
Bugün atılacak samimi bir adım, yarının çocuklarına bırakacağımız en değerli miras olabilir.
Çünkü hiçbir çocuk savaşın, çatışmanın, nefretin ve ayrımcılığın mirasını taşımak zorunda değildir.
Çocuklarımızın duyacağı ses silah sesi değil; okul bahçelerinde yükselen kahkahalar, sokaklarda oynanan oyunlar, üniversitelerde tartışılan fikirler ve özgürce söylenen türküler olmalıdır.
Silahların değil, sözün konuştuğu bir ülke istiyoruz.
İnsanların kimliğinden, dilinden, inancından, düşüncesinden dolayı birbirine yabancılaştırılmadığı bir ülke…
Farklılıkların korku değil, zenginlik olarak görüldüğü bir ülke…
Hiç kimsenin ötekileştirilmediği, hiçbir annenin evladının akıbeti için geceleri uykusuz kalmadığı bir ülke…
Bu hayal gerçek dışı değildir.
Yeter ki barışı bir temenni olmaktan çıkarıp ortak bir iradeye dönüştürelim.
Yeter ki birbirimizin yarasına tuz basmak yerine merhem olmayı seçelim.
Yeter ki geçmişin karanlığından geleceğin aydınlığına doğru birlikte yürüyelim.
Çünkü barışın kaybedeni yoktur.
Barış kazandığında yalnızca bir taraf değil, Türkiye kazanır.
Sokaktaki çocuk kazanır.
Anadolu'nun köyündeki çiftçi kazanır.
Şehrin işçisi, esnafı, öğrencisi, kadını, genci kazanır.
En önemlisi de insanlık kazanır.
Bu nedenle 1 Eylül'ü yalnızca kutlanan bir gün olarak değil, kendimize sormamız gereken büyük bir soru olarak görmeliyiz:
Çocuklarımıza nasıl bir ülke bırakacağız?
Korkuların ve çatışmaların gölgesinde yaşayan bir ülke mi?
Yoksa farklılıklarıyla birlikte yaşamayı başarmış, hukukun, demokrasinin, özgürlüğün ve insan onurunun egemen olduğu bir ülke mi?
Cevabı bugün verebiliriz.
Barışı dört elle sahiplenerek…
Samimi her barış adımının yanında durarak…
Nefret dilini reddederek…
Ve en önemlisi, insanı siyasetin ve bütün hesapların önüne koyarak…
Çünkü barış, yalnızca devletlerin veya siyasetçilerin değil, hepimizin meselesidir.
1 Eylül Dünya Barış Günü'nün ardından geriye yalnızca güzel sözler bırakmayalım.
Geleceğe bir irade bırakalım.
Bir umut bırakalım.
Birlikte yaşama cesareti bırakalım.
Çünkü her şey insan onuru için.
Çünkü barış, insanlığın en büyük ortak değeridir.
Yaşasın barış.
Yaşasın insanlık.
Onurlu ve ortak bir gelecek için yaşasın halkların kardeşliği.
Yaşasın Barış...

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yeniurfagazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.