Türkiye yine tarihi bir eşikte.
Meclis’te kabul edilen yasa, teknik bir düzenlemenin çok ötesinde bir anlam taşıyor. Çünkü bu ülke artık yıllardır ertelenen, üzeri örtülen, konuşulması bile zaman zaman cesaret isteyen büyük bir meseleyle yüzleşmek zorunda.
Barış.
Ama ne yazık ki Türkiye’de barış kelimesi bile bazılarını rahatsız ediyor.
Neden?
Çünkü bu ülkede yıllardır çatışmadan beslenen bir siyasal dil var. Korkudan oy devşiren, düşmanlık üzerinden kimlik inşa eden, toplumun yaralarını sürekli kaşıyarak kendisine alan açan bir anlayış var.
Ve şimdi o anlayışın önünde ciddi bir soru duruyor:
Savaşın devamından başka bir çözümünüz var mı?
Barış neden bu kadar korkutuyor?
Barış denildiğinde hemen “Kürt meselesi” deniliyor.
Evet, Türkiye’nin Kürt meselesi vardır.
Bu ülkenin inkâr edilemeyecek kadar büyük bir tarihsel, siyasal ve toplumsal meselesidir.
Ama toplumsal barış bundan ibaret değildir.
Barış; adalettir.
Barış; hukuktur.
Barış; eşit yurttaşlıktır.
Barış; insanın anadilinden dolayı aşağılanmamasıdır.
Barış; kimliğini saklamak zorunda kalmamasıdır.
Barış; düşüncesinden dolayı hapse atılmama güvencesidir.
Barış; devletin yurttaşına düşman gibi bakmamasıdır.
Ve barış, aynı zamanda Türk’ün de Kürt’ün de Alevi’nin de Sünni’nin de, farklı kimlik ve inançlardan insanların ortak geleceğini güvence altına almaktır.
Bu nedenle barışı yalnızca Kürtlere ilişkin bir mesele gibi göstermek, Türkiye’nin asıl problemini görmemektir.
Biraz sokağa bakın!
Barıştan rahatsız olanlara basit bir önerim var:
Bir gün televizyon ekranlarından uzaklaşın.
Siyasi sloganları bırakın.
Sokağa çıkın.
Mahallenize bakın.
Evinize bakın.
Toplumun içine bakın.
Şiddet yalnızca dağlarda yaşanmıyor.
Şiddet artık evlerin içinde.
Kadına yönelik şiddette.
Çocuklara yönelik şiddette.
Sokaktaki öfkede.
Trafikte birbirimize saldırırken.
İş yerinde.
Okulda.
Sosyal medyada.
Siyasetin dilinde.
İnsanların birbirine tahammül edemediği bir toplumda “barış” kelimesinden korkmak, aslında yaşadığımız toplumsal çöküşü görmemektir.
Türkiye’nin artık yalnızca silahların susmasına değil, toplumun dilinin de yumuşamasına ihtiyacı var.
Acının milliyeti olmaz
Burada çok önemli bir gerçekle yüzleşmek zorundayız.
Bu ülkede yıllarca insanlar öldü.
Askerler öldü.
Polisler öldü.
Korucular öldü.
Kürt gençleri öldü.
Çocuklar öldü.
Kadınlar öldü.
Binlerce köy boşaltıldı.
İnsanlar göç etmek zorunda kaldı.
Aileler dağıldı.
Anneler ağladı.
Ve biz bütün bu acıları birbirinden ayırmaya çalıştık.
Bir tarafın acısını kutsarken diğer tarafın acısını görmezden geldik.
İşte bu, Türkiye’nin en büyük vicdan yaralarından biridir.
Bir askerin annesi ağladığında yüreğimiz yanıyorsa, Kürt bir annenin gözyaşı aktığında da yanmalıdır.
Aksi halde insan haklarından değil, siyasi aidiyetten söz ediyoruz demektir.
Ölümün kimliği yoktur.
Acının bayrağı yoktur.
Gözyaşının dili yoktur.
Bunu anlamadan barış kurulamaz.
Geçmişi unutmak değil, geçmişle yüzleşmek
Türkiye’nin yakın tarihi ağırdır.
Binlerce faili meçhuller, zorunlu göçler, köy boşaltmaları, işkenceler, cezaevleri, yasaklar, kayıplar ve hukuk dışı uygulamalar toplumun hafızasında hâlâ canlıdır.
Bunları konuşmayalım demek kolaydır.
Fakat konuşulmayan her yara başka bir yerde yeniden kanar.
Barış, “geçmişi unutalım” demek değildir.
Tam tersine:
Geçmişi bütün çıplaklığıyla görelim.
Kim suç işlediyse hukuk önünde hesap versin.
Kim haksızlığa uğradıysa hakkı teslim edilsin.
Kim kaybedildiyse akıbeti araştırılsın.
Kim işkence gördüyse devlet bunun hesabını vermekten kaçmasın.
Çünkü adalet olmadan barış yalnızca güzel bir kelime olarak kalır.
Milliyetçilik üzerinden siyaset yapanlara soru
Son yıllarda yeni yeni milliyetçilik iddialarıyla ortaya çıkan bazı siyasi çevreler, barış ihtimalinden adeta korkuyor.
Sormak gerekiyor:
Siz ne istiyorsunuz?
Çatışmanın sürmesini mi?
Yeni ölümler mi?
Yeni cenazeler mi?
Yeni annelerin ağlamasını mı?
Yeni kuşakların birbirinden nefret ederek büyümesini mi?
Peki, bunun sonunda ne elde edeceksiniz?
Türkiye daha mı güçlü olacak?
Daha mı zengin olacak?
Daha mı demokratik olacak?
Daha mı huzurlu olacak?
Yoksa bir sonraki kuşağa yine aynı yaraları mı bırakacağız?
Eğer “hayır” diyorsanız, o zaman çözümünüz nedir?
Türkiye’nin hukuk sorununu nasıl çözeceksiniz?
Adalet sorununu nasıl çözeceksiniz?
Kürt yurttaşların kimlik ve dil taleplerini nasıl karşılayacaksınız?
Cezaevleri meselesini nasıl çözeceksiniz?
Geçmişteki ağır insan hakları ihlalleriyle nasıl yüzleşeceksiniz?
Ve en önemlisi:
Bütün bunları hangi yöntemle çözeceksiniz?
Silahla mı?
İnkârla mı?
Yasaklarla mı?
Cezaevleriyle mi?
Eğer cevabınız bunlarsa, Türkiye zaten bu yöntemleri onlarca yıl denedi.
Sonuç ortada.
Barış teslimiyet değildir
Türkiye’de barış isteyenlere yöneltilen en kolay suçlama bellidir:
“Savaşanlara taviz veriyorsunuz.”
Bu cümle artık ciddi bir tartışmanın yerine geçemez.
Çünkü barış istemek Gerici fikirleri desteklemek değildir.
Tam tersine, silahların konuşmadığı bir Türkiye istemektir.
Barış istemek devletin varlığını reddetmek değildir.
Devletin hukukla güçlenmesini istemektir.
Barış istemek vatanı sevmemek değildir.
Çocuklarımızın ölüm korkusu olmadan büyümesini istemektir.
Gerçek vatanseverlik, ülkeyi sürekli bir savaş psikolojisinin içinde tutmak değildir.
Gerçek vatanseverlik, ülkeyi savaştan çıkarabilecek cesareti gösterebilmektir.
Artık korkularla siyaset yapılmamalı
Türkiye’nin en büyük sorunu yalnızca silah değildir.
Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri, korkunun siyaset aracı haline getirilmesidir.
Korku varsa toplum kolay yönetilir.
Düşman varsa hesap sorulmaz.
Tehdit varsa hukuk ikinci plana itilir.
“Beka” denildiğinde özgürlükler ertelenir.
Ve yıllar geçer…
Fakat sorun çözülmez.
Çünkü sürekli olağanüstü hal psikolojisiyle yaşayan bir toplum, normalleşmeyi unutmaya başlar.
Artık bunu değiştirmek zorundayız.
Türkiye sürekli “düşman nerede?” diye soran bir ülke olmaktan çıkıp,
“Yurttaşımın hakkı nerede?” diye soran bir ülke olmalıdır.
Önümüzde tarihi bir fırsat var
Meclis’te kabul edilen düzenleme, ne kadar önemli olursa olsun tek başına yeterli değildir.
Asıl mesele bundan sonra başlayacaktır.
Yasanın nasıl uygulanacağı…
Toplumun nasıl hazırlanacağı…
Siyasi aktörlerin nasıl davranacağı…
Hukukun nasıl işletileceği…
Ve en önemlisi, devletin yurttaşına nasıl yaklaşacağı…
Bütün bunlar belirleyici olacaktır.
Çünkü barış yalnızca devletin kararıyla kurulmaz.
Barış, toplumun vicdanında da kurulmalıdır.
Bunun için siyasetin dilini değiştirmek gerekiyor.
Medyanın dilini değiştirmek gerekiyor.
Eğitim dilini değiştirmek gerekiyor.
Birbirimize bakışımızı değiştirmek gerekiyor.
Artık çocuklarımızın geleceğini konuşalım
Türkiye’nin çocuklarına bırakacağı en büyük miras daha fazla silah, daha fazla hapishane, daha fazla nefret ve daha fazla mezarlık olmamalıdır.
Onlara bırakacağımız ülkenin adı;
hukuk devleti olmalıdır.
Demokratik toplum olmalıdır.
Eşit yurttaşlık olmalıdır.
Özgürlük olmalıdır.
Barış olmalıdır.
Çünkü bu ülke yeterince öldü.
Yeterince ağladı.
Yeterince sustu.
Yeterince korktu.
Artık konuşmanın zamanı geldi.
Artık birbirimizi düşman olarak değil, aynı ülkenin yurttaşları olarak görmenin zamanı geldi.
Ve barıştan korkanlara son kez sormak gerekiyor:
Daha ne kadar savaş?
Daha kaç cenaze?
Daha kaç anne?
Daha kaç kayıp?
Daha kaç kuşak?
Eğer bütün bunlara rağmen hâlâ “barış olmaz” diyorsanız, o zaman bize savaşın değil, çözümün hesabını verin.
Çünkü Türkiye’nin artık yeni bir düşmana değil,
yeni bir geleceğe ihtiyacı var.
Ve o geleceğin ilk cümlesi belki de şudur:
Barış, yenilmek değildir.
Barış, bir ülkenin kendi yaralarını saracak kadar cesur olmasıdır.