Bir kentin geleceği imar kalemleriyle değil, insan hayatıyla ölçülür
Bugün Şanlıurfa sallandı.
Saat 10.40'ta meydana gelen deprem AFAD tarafından 5,4, Kandilli Rasathanesi tarafından ise 5,8 büyüklüğünde açıklandı. Sarsıntı Şanlıurfa'nın yanı sıra çevre illerde de hissedildi. AFAD'ın ilk açıklamasında saha taramalarının sürdüğü ve o aşamada olumsuz bir durum bildirilmediği belirtildi.
Fakat şimdi asıl soruyu sormanın tam zamanıdır:
Şanlıurfa depreme hazır mı?
Bu soru, bugün birkaç saatlik korkunun ardından unutulacak bir soru değildir.
Bu soru; belediye başkanlarına, şehir plancılarına, mühendislere, müteahhitlere, merkezi yönetime, ilgili kamu kurumlarına ve elbette bütün Şanlıurfa'ya sorulması gereken tarihsel bir sorudur.
Çünkü deprem bugün oldu.
Ama deprem riski yıllardır birikiyor.
Ve bir kenti asıl tehdit eden yalnızca fay hattı değildir.
Bazen en büyük tehlike, yanlış imar kararlarının üzerine yükselen betonlardır.
Deprem öldürmez; hazırlıksızlık öldürür
Türkiye bunu defalarca yaşadı.
Deprem geldiğinde önce binalar konuşuldu.
Sonra kolonlar, kirişler, zeminler, projeler, yapı denetimleri...
Ardından herkes aynı soruyu sordu:
“Bu bina nasıl yıkıldı?”
Oysa bu soru depremden sonra sorulmamalı.
Depremden önce sorulmalı.
Bir binanın sağlam olup olmadığını anlamak için onun dış cephesine bakmak yetmez.
Yeni boyanmış bir bina güvenli değildir.
Büyük bir sitenin güvenli olduğu garanti değildir.
Milyonlarca liralık bir dairede oturmak, deprem karşısında güvende olmak anlamına gelmez.
Çünkü deprem, binanın fiyatına değil, mühendisliğine bakar.
İmar planı yalnızca çizgilerden ibaret değildir
Şanlıurfa'nın önündeki en önemli meselelerden biri de budur:
İmar.
Bir şehrin imar planı, yalnızca arsaların üzerine çizilen yollar, parseller ve binalardan oluşmaz.
İmar planı aslında şudur:
Bir kentin gelecek yüzyılını planlamak.
Yanlış bir imar kararı bugün belki bir parsel sahibini memnun edebilir.
Ama yarın binlerce insanın hayatını etkileyebilir.
Şanlıurfa'nın kendi İl Risk Azaltma Planı'nda dahi planlı şehirleşme, imar planına ve imar kanununa uygun yapılaşma; uygun olmayan alanların imar planlarına işlenmesi ve yapılaşmanın önlenmesi; kaçak yapılaşmanın engellenmesi gibi başlıklar deprem ve afet riskinin azaltılması kapsamında açıkça yer alıyor.
Demek ki sorun bilinmiyor değil.
Sorun, bilinen risklerin ne kadar kararlılıkla yönetildiğidir.
Bir yapının “kayıtlı” olması, onun “güvenli” olduğu anlamına gelmez
Türkiye'de yıllardır tartışılan imar düzenlemeleri ve yapı kayıt uygulamaları da bu noktada yeniden düşünülmelidir.
Bir yapının hukuki statüsünün değiştirilmesi ile onun mühendislik açısından güvenli hale getirilmesi aynı şey değildir.
Bir belge;
kolonu güçlendirmez.
Betonu sağlamlaştırmaz.
Temeli değiştirmez.
Zeminin taşıma kapasitesini artırmaz.
Binanın deprem davranışını iyileştirmez.
Bu nedenle Şanlıurfa'da geçmiş yıllarda çeşitli düzenlemeler kapsamında kayıt altına alınmış yapıların deprem güvenliği açısından ayrıca incelenmesi gerektiği açıktır.
Burada amaç geçmişte kimin ne yaptığını tartışmak değil.
Amaç gelecekte kimin hayatını kurtarabileceğimizi düşünmektir.
Şanlıurfa'nın “bize bir şey olmaz” rahatlığına ihtiyacı yok
Şanlıurfa uzun yıllar boyunca kamuoyunda “deprem açısından daha güvenli” kentlerden biri gibi algılandı.
Ancak günümüzde deprem tehlikesi, eski “birinci derece, ikinci derece, üçüncü derece deprem bölgesi” yaklaşımıyla açıklanmıyor.
AFAD'ın yürürlükteki Türkiye Deprem Tehlike Haritası yer hareketi/yer ivmesi esaslı bir yaklaşım kullanıyor.
Üstelik deprem tehlikesi ile deprem riski aynı şey değil.
Tehlike başka, risk başka.
Asıl risk; tehlikenin yanında insanların, binaların, altyapının ve kritik tesislerin ne kadar savunmasız olduğuyla ortaya çıkıyor.
Dolayısıyla mesele:
“Şanlıurfa'da büyük deprem olur mu?”
sorusuyla sınırlı değildir.
Asıl soru şudur:
“Olursa Şanlıurfa ne kadar dayanabilir?”
Kentin bütün yapı stoku masaya yatırılmalıdır
Şanlıurfa'nın artık kapsamlı ve kamuoyuna açık bir yapı envanterine ihtiyacı vardır.
Kaç bina eski?
Kaç bina yeni yönetmeliklere göre yapıldı?
Kaç binanın zemin etüdü mevcut?
Kaç binada taşıyıcı sisteme müdahale edildi?
Kaç yapıda ruhsata aykırı değişiklik var?
Kaç binanın güçlendirmeye ihtiyacı bulunuyor?
Hangi mahallelerde yapı stoku daha kırılgan?
Hangi bölgelerde zemin koşulları ayrıca incelenmeli?
Bunlar masa başında tahmin edilmemeli.
Bilimsel olarak tespit edilmelidir.
Ve sonuçlar kamuoyundan saklanmamalıdır.
Çünkü vatandaşın yaşadığı binanın deprem güvenliği konusunda bilgi sahibi olması bir lüks değil, temel bir yurttaşlık hakkıdır.
Beton büyüyor, fakat güvenlik aynı hızla büyüyor mu?
Şanlıurfa büyüyor.
Yeni mahalleler oluşuyor.
Yeni yollar açılıyor.
Yeni siteler yükseliyor.
Kent yatay ve dikey olarak genişliyor.
Fakat şehir büyürken şu soruyu sormak zorundayız:
Betonun büyüklüğü ile güvenliğin büyüklüğü aynı mı?
Daha fazla bina yapmak kolaydır.
Daha fazla kat çıkmak kolaydır.
Yeni alanları imara açmak kolaydır.
Asıl zor olan, bütün bunları bilimsel şehircilik ilkeleriyle yapmaktır.
Çünkü şehircilik yalnızca “nerede bina yapılacağına” karar vermek değildir.
Şehircilik;
nerede bina yapılmaması gerektiğini de söyleyebilmektir.
Deprem sonrası değil, deprem öncesi hesap vermek
Türkiye'de afet yönetimi çoğu zaman deprem olduktan sonra görünür hale geliyor.
Kamera önünde açıklamalar...
Hasar tespit ekipleri...
Yıkılan binalar...
Arama kurtarma çalışmaları...
Çadırlar...
Yardımlar...
Sonra zaman geçiyor.
Gündem değişiyor.
Ve deprem gerçeği yeniden unutuluyor.
Ta ki başka bir şehir sallanana kadar.
Şanlıurfa'nın kaderi de böyle olmamalıdır.
Bugünkü sarsıntı büyük bir felakete dönüşmeden atlatılmış olabilir.
Ancak bunu “tehlike geçti” şeklinde yorumlamak büyük bir yanılgı olur.
Tam tersine:
Tehlike bize kendisini hatırlattı.
Şimdi yapılması gereken bellidir
Şanlıurfa'da bağımsız ve bilimsel bir deprem güvenliği seferberliği başlatılmalıdır.
Bir:
Kentin bütün yapı stokunun envanteri çıkarılmalıdır.
İki:
Riskli yapıların tespitinde şeffaf, bilimsel ve denetlenebilir bir sistem kurulmalıdır.
Üç:
Üniversiteler, mühendislik odaları, meslek kuruluşları, belediyeler ve merkezi yönetim aynı masada buluşmalıdır.
Dört:
İmar değişikliklerinin deprem, zemin ve altyapı üzerindeki etkileri kamuoyuna açık biçimde değerlendirilmelidir.
Beş:
Riskli yapıların güçlendirilmesi veya yenilenmesi için vatandaşın ekonomik yükünü azaltacak mekanizmalar oluşturulmalıdır.
Altı:
Toplanma alanları, hastaneler, okullar, yollar, köprüler, su ve enerji altyapısı gerçek afet senaryolarıyla test edilmelidir.
Yedi:
Şehirde yaşayan herkes kendi binasının deprem güvenliği konusunda bilgi sahibi olabilmelidir.
Ve en önemlisi:
Deprem hazırlığı seçimden seçime, yönetimden yönetime değişen bir politika değil; devlet politikası ve kent kültürü haline gelmelidir.
Çünkü mesele beton değil, insan
Şanlıurfa'nın geleceğini konuşurken yalnızca kaç konut yapılacağını konuşamayız.
Kaç metrekare inşaat alanı verileceğini konuşamayız.
Kaç kat çıkılacağını konuşamayız.
Arsanın ne kadar değerleneceğini konuşamayız.
Bütün bunlardan önce tek bir şeyi sormalıyız:
O binada insanlar yaşayacak mı?
Çünkü her imar kararının arkasında bir insan hayatı vardır.
Her kolonun arkasında bir aile vardır.
Her okulun içinde çocuklar vardır.
Her hastanede hastalar vardır.
Her apartmanın içinde bir hayat vardır.
Ve deprem geldiğinde bütün bu insanların kaderini birkaç santimetrelik beton, birkaç milimetrelik donatı, bir mühendislik hesabı ve yıllar önce verilmiş bir imar kararı belirleyebilir.
İşte bu yüzden Şanlıurfa'nın bugün kendisine sorması gereken soru yalnızca:
“Deprem oldu mu?”
değildir.
Asıl soru:
“Biz ne kadar hazırız?”
Bugün şehir ayakta olabilir.
Ama mesele yalnızca bugünü kurtarmak değildir.
Mesele yarını kurtarmaktır.
Çünkü depremi engelleyemeyiz.
Ama depremin bir kenti felakete dönüştürmesini önleyebiliriz.
Bunun yolu da bellidir:
Bilim.
Mühendislik.
Şeffaflık.
Denetim.
Doğru imar.
Ve her şeyden önce:
İnsan hayatını rantın, hızın ve plansız büyümenin önüne koyan bir kent anlayışı.
Şanlıurfa'nın artık depremi konuşmak için enkaz beklemeye hakkı yoktur.
Bugün sallanan yalnızca binalar değildi.
Bugün Şanlıurfa'nın vicdanı da sallandı.
Şimdi herkesin önünde aynı soru duruyor:
Bu uyarıyı duyacak mıyız, yoksa yine bildiğimizi okumaya devam mı edeceğiz?