ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının kırkıncı gününe girildiği bugün, ortada ne bir zafer ne de bir başarı hikâyesi vardır. Bu savaş, başından itibaren öngörülebilecek bir gerçeği teyit etmektedir: Kazananı olmayan, kaybettiren bir yıkım süreci. Atılan her askeri adım, ilerleme değil; daha derin bir çıkmazın kapısını aralamaktadır.
ABD, bir yandan İsrail’e verdiği desteği sürdürürken, diğer yandan savaşın kontrolden çıkmasından çekinmektedir. Ancak bu çelişkili tutum, barışa hizmet etmek yerine çatışmayı uzatmaktadır. Ne geri adım atabilen ne de net bir strateji ortaya koyabilen bir güç görüntüsü, ABD’yi çözümün değil, sorunun merkezine yerleştirmiştir.
İsrail’in saldırgan politikaları ise bölgedeki gerilimi daha da tırmandırmakta, güvenlik söylemi altında daha fazla güvensizlik üretmektedir. Her geçen gün, yalnızca askeri cephede değil, toplumların dokusunda da derin yaralar açılmaktadır. Bu savaş, güvenliği değil, kalıcı bir istikrarsızlığı beslemektedir.
Körfez ülkeleri ise bu tablonun en çelişkili aktörleri arasında yer almaktadır. Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Irak gibi ülkeler, bir yandan milyarlarca dolarlık ekonomik kayıplardan şikâyet ederken, diğer yandan ABD’nin sağladığı ekonomik ve stratejik destekle ayakta kalmaya çalışmaktadır. Bu durum, bağımsız bir duruş sergilemek yerine dışa bağımlı bir siyaset anlayışını açıkça gözler önüne sermektedir.
Daha da çarpıcı olan ise şudur: Bu ülkeler, savaşın yarattığı yıkımdan şikâyet ederken, aynı zamanda bu düzenin sürmesine dolaylı olarak katkı sağlamaktadır. Ticaret yollarının kapanmasından, güvenlik tehditlerinden ve ekonomik daralmadan yakınan yönetimler, barış için güçlü bir irade ortaya koymak yerine mevcut güç dengelerine boyun eğmektedir. Bu da onları yalnızca mağdur değil, aynı zamanda edilgen birer aktör hâline getirmektedir.
Asıl sorulması gereken soru nettir: Bu savaş kimin çıkarınadır? Ne bölge halkları ne de küresel istikrar bu çatışmadan kazançlı çıkacaktır. Savaşın kazananı yoktur; sadece kayıpların büyüklüğü değişir. Buna rağmen savaşın sürdürülmesi, siyasi tercihlerin barıştan yana olmadığını açıkça göstermektedir.
Bugün gelinen noktada, ABD’nin Ortadoğu’daki etkisinin zayıflaması yalnızca askeri bir gerileme değil; aynı zamanda siyasi ve ahlaki bir çöküştür. Körfez ülkelerinin bağımlı politikaları ve İsrail’in saldırgan yaklaşımıyla birleşen bu tablo, bölgeyi daha derin bir karanlığa sürüklemektedir.
Artık mesele kimin kazanacağı değildir. Asıl mesele, bu yıkımın daha ne kadar süreceği ve daha kaç ülkenin, kaç insanın bu anlamsız savaşın bedelini ödeyeceğidir. Çünkü bu savaş devam ettikçe geriye sadece yıkım, öfke ve geri dönülmesi zor bir enkaz kalacaktır.