Son dönemde garip bir hâl aldı insanlık: Herkes kendini haklı görüyor. Ne yaparsa yapsın, hangi yanlışa bulaşırsa bulaşsın, mutlaka kendini savunacak bir gerekçe buluyor. Sanki “haklı olmak” artık gerçeğe değil, kişinin kendi çıkarına göre şekilleniyor.
Hırsız çalıyor, ama “Zengin zaten herkesten çalıyor” diyerek kendini haklı görüyor. Zengin ise türlü haksızlıklara bulaşıyor, ama parasıyla her şeyi meşrulaştırabileceğine inanıyor ve yine “Ben haklıyım” diyor. Suç işleyen, can alan, zulmeden insanlar bile yaptıklarını bir şekilde gerekçelendiriyor. Kimse “Ben yanlış yaptım” demiyor.
İnsanlar başkalarının malına zorla el koyuyor, sonra da bunu hak olarak görüyor. Kardeş kardeşe zulmediyor, ama zulmeden taraf kendini mağdur gibi anlatıyor. Evlat, anne ve babasına saygısızlık ediyor; yine de kendince haklı sebepler buluyor. Toplumun temelini oluşturan değerler birer birer aşınırken, herkes kendi doğrularını mutlak gerçek gibi savunuyor.
Yasalar var, kurallar var; ama uyan yok. Daha da düşündürücü olan ise, kanun koyucuların bile zaman zaman bu kuralları halkın iyiliği için değil, kendi düzenlerini korumak için kullanması. Onlar da yaptıklarını haklı gösterecek bir sebep buluyor. Böyle bir ortamda adaletin terazisi nasıl dengede kalabilir?
İnsan yıllarca haksızlık yapıyor, sonra küçük bir iyilikle ya da bir ibadetle tüm geçmişini temizlediğini sanıyor. Oysa gerçek adalet, davranışların bütününde gizlidir; anlık telafilerle değil, sürekli doğruyla mümkündür.
Faizle, tefecilikle insanların emeğini sömürenler; güçlerini kullanarak zayıfları ezenler… Hepsi kendince haklı. Parası olan, gücü olan, imkânı olan kendini haklı ilan ediyor. Peki bu düzende gerçekten haksız olan kim?
Haksız olan; sesi kısılmış, görmezden gelinmiş, ötekileştirilmiş insanlar mı? Yoksa bir dayanağı, bir gücü olmadığı için hakkını arayamayanlar mı? Ya da belki de haksız olan, haksızlık yapmak istemeyen, doğru kalmaya çalışan ama bu yüzden kaybedenler mi?
Belki de asıl sorun şu: Herkesin kendine göre haklı olduğu bir dünyada, gerçek haklıyı ve haksızı ayırt edemez hâle geldik. Vicdanlar sustukça, doğrular kişiselleştikçe, adalet yerini çıkar hesaplarına bıraktı.
O hâlde sormak gerekiyor: Eğer herkes haklıysa, bu kadar haksızlık nasıl var?
Ve daha önemlisi: Gerçekten kim haksız?