Halil DOĞAN
Köşe Yazarı
Halil DOĞAN
 

YARALI GÜNEŞİN ÜLKESİNDE-5

Günlerdir, IŞİD terör örgütü, Kobanê kentini, tüm acımasızlığı ile bombalıyordu ama istediğini elde edemiyordu. Böyle olunca daha çok şiddetli saldırıyordu.  Müslümanlığın adını kullanan ama Müslüman olmayan bu cellâtlar kenti yerle bir etmek için topa tutuyor ama kent dirençle karşılık veriyordu. Başarısız olunca da tüm çabaları boşa çıkıyordu. Ayrıca o kadar acımasızca davranışlar sergiliyorlardı ki, eline geçen insanları, kadınları köle pazarında satıyordu...  Bêkes, bunun farkındaydı. Yanında yaşadığı aileyle bir an önce bu alandan kurtulmaya çalışıyordu.  Ardına baktığında birçok fedakâr anne evlatlarını sırtlamış taşımakta ya da birkaç parça eşyasını omuzlamış taşımaktaydı. Erkekler hem çocukları, hem eşyalarını veya yürüyemeyen anne ve babasını sırtında taşımaktaydı.  Çoğu yalınayak evden çıkarken sadece üstündeki elbisesiyle, Suruç kentine doğru kaçmaktaydı, yalın ayağı daha önce Dersim dağlarında yaşamıştı.  İşte bunun tek nedeni bu insanlıktan çoktan çıkmış kişilerin eline düşmemekti. İkinci nedeni, namusu bilmeyen ve acımasız bir örgütün eline düşmemekti.  Eline geçirdikleri kadınları ve genç kızları Ortadoğu köle pazarlarında zenginlere satmakta veya kendi mensuplarına savaş ganimeti olarak vermekteydiler.  Bunu bilen Kürt halkı, köle düşmektense ölmeyi tercih ediyordu.  Hatta Şengal’de eline geçirdiği beş bin Ezidi kadın ve kızlarına türlü türlü işkenceler yapmışlardı. Çoğu kadın ve gencecik kızlar kötü koşulardan dolayı vefat etmiş. Vefat etmeyenler de köle pazarlarında satılmıştı. Binlercesi de, ahlaksızca zengin kesimlere haraç mezat satılmıştı.  Bunun farkında olan Kobanê halkı daha güvenli bölge olan Pîrsus (Suruç) kentine doğru yani sınırı geçmeye çalışıyordu.  Bêkes, etrafına baktığında, yürüyemeyen yaşlıları, toz bulutu içerisinde kalan kadın ve çocukları görüyordu.  Bir an düşündü ve “bu nasıl bir vahşet, bu nasıl bir kindir, bunu ben insanım diyen insanın insana yapacağı bir şey olamaz” diye içinden geçirdi.  Bunun açıklamasına ancak vahşet denir, başka bir açıklanması yoktu.  Bunu yapan vahşetin gafletine uğramış bir insan ancak başka bir insana bunu yapabilirdi. Kendisi bile susuzluktan dolayı damağı kurumuştu. Etrafına biraz bakındı, kendisi de seksen beş yaşına gelmiş artık, kendi tabiriyle, "bir gözüm mezarda" diyordu kendi kendine.  O da biliyordu, son zamanlarda eskisi gibi yürüyemediğini, acımasız yaşam çarkından eridiğini. Şöyle bir gözünü gezdirdi; belki bir tanıdık bulurda su isterim diye. Ama nafile sadece kadınlar ve çocukları görüyordu; o da çocukların ağlama sesleri ve ağlayan annelerin sesleri bir birine karışıyordu. Ağlayan çocuk sesi, toz bulutu binlerce insanın sesi uğultular gibi geliyordu kulaklara.  Birden Bêkes, geçmişini hatırladı.  Yıllar önce, Dersim katliamında nasıl kurtulduğunu anımsadı. Ve ilk aklına gelen de şuydu; “Köyümüze 40 süvari asker neden geldiğiydi”  Köylünün elinde olan silahları ve bıçakları dahi topladılar, bu katliamdan bir gün önce olmuştu. Ben küçüktüm, babamın silahı yoktu, gidip birinden ödünç aldı ve o şekilde silahı teslim etmiş oldu. Benim arkadaşlarımla ile bir ceviz ağacının altında oynarken yeni yedi yaşıma girdiğimi hatırlıyordum.  Köyümüzde Ermeniler, Suniler ve Aleviler vardı. Ben dut ağacına çıkmıştım, ağaca yakın bir yerde bir su kuyusu vardı, kuyunun üstünde su çekmeye yarayan bir makara vardı. Suyu çekmeye, hayvanlara su vermek için kuyudaki suyu, bir merkep çekerdi. Bizim de hoşumuza giderdi, benimle birlikte birkaç yaşıtım ve Abdo ağabeyim  vardı. Su oluklara doldurulur gelen hayvanlar suyu kana kana içerlerdi.  Tam da böyle bir günde, köyde bir vaveyla koptu, bağırmalar, feryatlar kopmaya başladı ki, bizler neyin ne olduğunu bilmiyoruz.  Köyde bağırmalar, ağlamalar, hayvan köpek havlamaları, garip garip sesler gelmeye başladı.  Abdo ağabey askerler köye gidiler, askerler, bunu görenler köyden kaçmaya çalışıyor, kaçmaya çalışanlarda silah sesiyle birlikte yere düşüyordu.  Bazıları saklanmaya çalışıyordu.  Birden evlerden dumanlar yükselmeye başlanınca, yakılan evlerin alevi ile birlikte, ne olup bittiğine anlam veremedik önce.  Köyde askerler etrafı tutmaya başladı.  Önce köyde birinin sesi duyuldu; “hayde birevin birevin, leşker kete nav gundê me, wê me hemûyan bikujin (haydi kaçın kaçın asker köye girdi, hepimizi öldürecekler)” deyince, Abdo ağabey ve çocuklar ormana doğru koşmaya başladılar.  Ondan sonrası askerlerin, dur ihtarı ile birlikte silah sesleri geldi.
Ekleme Tarihi: 11 Ocak 2023 - Çarşamba

YARALI GÜNEŞİN ÜLKESİNDE-5

Günlerdir, IŞİD terör örgütü, Kobanê kentini, tüm acımasızlığı ile bombalıyordu ama istediğini elde edemiyordu. Böyle olunca daha çok şiddetli saldırıyordu. 
Müslümanlığın adını kullanan ama Müslüman olmayan bu cellâtlar kenti yerle bir etmek için topa tutuyor ama kent dirençle karşılık veriyordu. Başarısız olunca da tüm çabaları boşa çıkıyordu. Ayrıca o kadar acımasızca davranışlar sergiliyorlardı ki, eline geçen insanları, kadınları köle pazarında satıyordu... 
Bêkes, bunun farkındaydı. Yanında yaşadığı aileyle bir an önce bu alandan kurtulmaya çalışıyordu. 
Ardına baktığında birçok fedakâr anne evlatlarını sırtlamış taşımakta ya da birkaç parça eşyasını omuzlamış taşımaktaydı. Erkekler hem çocukları, hem eşyalarını veya yürüyemeyen anne ve babasını sırtında taşımaktaydı. 
Çoğu yalınayak evden çıkarken sadece üstündeki elbisesiyle, Suruç kentine doğru kaçmaktaydı, yalın ayağı daha önce Dersim dağlarında yaşamıştı. 
İşte bunun tek nedeni bu insanlıktan çoktan çıkmış kişilerin eline düşmemekti. İkinci nedeni, namusu bilmeyen ve acımasız bir örgütün eline düşmemekti. 
Eline geçirdikleri kadınları ve genç kızları Ortadoğu köle pazarlarında zenginlere satmakta veya kendi mensuplarına savaş ganimeti olarak vermekteydiler. 
Bunu bilen Kürt halkı, köle düşmektense ölmeyi tercih ediyordu. 
Hatta Şengal’de eline geçirdiği beş bin Ezidi kadın ve kızlarına türlü türlü işkenceler yapmışlardı. Çoğu kadın ve gencecik kızlar kötü koşulardan dolayı vefat etmiş. Vefat etmeyenler de köle pazarlarında satılmıştı. Binlercesi de, ahlaksızca zengin kesimlere haraç mezat satılmıştı. 
Bunun farkında olan Kobanê halkı daha güvenli bölge olan Pîrsus (Suruç) kentine doğru yani sınırı geçmeye çalışıyordu. 
Bêkes, etrafına baktığında, yürüyemeyen yaşlıları, toz bulutu içerisinde kalan kadın ve çocukları görüyordu. 
Bir an düşündü ve “bu nasıl bir vahşet, bu nasıl bir kindir, bunu ben insanım diyen insanın insana yapacağı bir şey olamaz” diye içinden geçirdi. 
Bunun açıklamasına ancak vahşet denir, başka bir açıklanması yoktu. 
Bunu yapan vahşetin gafletine uğramış bir insan ancak başka bir insana bunu yapabilirdi. Kendisi bile susuzluktan dolayı damağı kurumuştu. Etrafına biraz bakındı, kendisi de seksen beş yaşına gelmiş artık, kendi tabiriyle, "bir gözüm mezarda" diyordu kendi kendine. 
O da biliyordu, son zamanlarda eskisi gibi yürüyemediğini, acımasız yaşam çarkından eridiğini. Şöyle bir gözünü gezdirdi; belki bir tanıdık bulurda su isterim diye. Ama nafile sadece kadınlar ve çocukları görüyordu; o da çocukların ağlama sesleri ve ağlayan annelerin sesleri bir birine karışıyordu. Ağlayan çocuk sesi, toz bulutu binlerce insanın sesi uğultular gibi geliyordu kulaklara. 
Birden Bêkes, geçmişini hatırladı. 
Yıllar önce, Dersim katliamında nasıl kurtulduğunu anımsadı. Ve ilk aklına gelen de şuydu; “Köyümüze 40 süvari asker neden geldiğiydi” 
Köylünün elinde olan silahları ve bıçakları dahi topladılar, bu katliamdan bir gün önce olmuştu. Ben küçüktüm, babamın silahı yoktu, gidip birinden ödünç aldı ve o şekilde silahı teslim etmiş oldu. Benim arkadaşlarımla ile bir ceviz ağacının altında oynarken yeni yedi yaşıma girdiğimi hatırlıyordum. 
Köyümüzde Ermeniler, Suniler ve Aleviler vardı. Ben dut ağacına çıkmıştım, ağaca yakın bir yerde bir su kuyusu vardı, kuyunun üstünde su çekmeye yarayan bir makara vardı. Suyu çekmeye, hayvanlara su vermek için kuyudaki suyu, bir merkep çekerdi. Bizim de hoşumuza giderdi, benimle birlikte birkaç yaşıtım ve Abdo ağabeyim  vardı. Su oluklara doldurulur gelen hayvanlar suyu kana kana içerlerdi. 
Tam da böyle bir günde, köyde bir vaveyla koptu, bağırmalar, feryatlar kopmaya başladı ki, bizler neyin ne olduğunu bilmiyoruz.  Köyde bağırmalar, ağlamalar, hayvan köpek havlamaları, garip garip sesler gelmeye başladı.  Abdo ağabey askerler köye gidiler, askerler, bunu görenler köyden kaçmaya çalışıyor, kaçmaya çalışanlarda silah sesiyle birlikte yere düşüyordu.  Bazıları saklanmaya çalışıyordu. 
Birden evlerden dumanlar yükselmeye başlanınca, yakılan evlerin alevi ile birlikte, ne olup bittiğine anlam veremedik önce.  Köyde askerler etrafı tutmaya başladı. 
Önce köyde birinin sesi duyuldu; “hayde birevin birevin, leşker kete nav gundê me, wê me hemûyan bikujin (haydi kaçın kaçın asker köye girdi, hepimizi öldürecekler)” deyince, Abdo ağabey ve çocuklar ormana doğru koşmaya başladılar.  Ondan sonrası askerlerin, dur ihtarı ile birlikte silah sesleri geldi.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yeniurfagazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.