Halil DOĞAN
Köşe Yazarı
Halil DOĞAN
 

YARALI GÜNEŞİN ÜLKESİNDE-40

Benim pek bir şeyim yoktu; sadece güvercinim (Azad) vardı… Onu alıp gidecektim. Öbür bazı arkadaşların ellerinde, kova, yağ dolu tuluk, bir bohça dolusu eski elbise ve ekmek vardı. Ekmekler büyük bir çuvaldaydı, ekmekler tandır ekmeğiydi. Saç emeğini bitirdik… Bazı aletler de vardı, odun kesmek için küçük balta ve büyük bir kama bıçak. Gitme hazırlığıyla birlikte, hemen yola çıkmamız bir oldu. Rênas, acele etmemiz gerektiğini üzerine basa basa söylemişti bize, yoksa havanın giderek soğuduğunun veya maazallah soğuktan donabileceğimizi bize söyledi. Yolumuz uzun, bedenlerimiz bu yorgunluğu artık kaldıramayacak kadar bitkindi. Zarife’nin dediği gibi, bir gün gelecek birer birer döküleceğiz bu yolda. Ben de hep diyordum dökülme nedir diye; demek bedenen yorulmakmış. Düşündüm de, daha kaç gün, kaç gece bu dağlardan yürüyeceğiz… Tabi acılarımız bitecek mi, onu da bilmiyorum ama bildiğim tek bir şey hayat acılardan örülmüş bize. Daha karanlık çökmediği için hepimiz yavaş ve sessizce patikadan yürüyerek gidiyoruz. Yolda Zarife, elindeki çakmak taşından bize pancar toplamakta ve Elife tatlı olanı bana da acısını vermekte. Zarife, kendisinde acı pancardan yiyordu… Biraz da Azad için koparması istedim. Yavaş yavaş etraf kararmaya başlayınca, havada o oranda soğumaya başladı. Benim özelikle ellerim üşüyordu, Zarife Elif’i kumaşlara sarmıştı. Rênas, daha önce anlatmıştı bizler de… Ali Boğazı denilen derin alana girmiştik, burası en zor ve o kadar da derin ve sarp bir yerdi. Ali Rıza daha önce burada kalmıştı. Onun rehberliğinde en tehlikesiz yerden derin kanyona inecektik, aşağıya doğru inmeye başlayınca Rênas bizlere dikkatli olmamızı tembih etmişti. Zarife elimi tuttu, Elif’i sırtına bağladı öyle patikadan aşağıya inmeye başladık. Sessizliğimizden kendi nefesimizi duyacak duruma gelmiştik, sadece ayak sesimizi ve gece kuşların, kurdun sesini duyuyorduk. Patika yoldan yavaş yavaş iniyorduk, Rênas demişti sabahın ilk ışıklarında mağaraya varmış olacaktık. Hava nerdeyse buz kesmişti, benim bir elimde Azad vardı, öteki elimi de Zarife tutmuştu, her iki elimde bu buz kesmek üzereydi. Oraya inişimiz ilk kez sorunsuz olmuştu. Rênas’ın dediği gibi, sabahın ilk ışıklarında mağaranın önüne vardık; önden giden arkadaşlar mağaranın güvenliğini, çevresini kontrol etmişlerdi. Biz de direk mağaranın içine girdik, hepimizi soğuktan titreme tutmuştu. Ali Rıza etrafta çalı, çırpı, odun ve yakmak için kuru ot toplayıp getirdi… İçeriye girince baktık ki, bizden önce mağarada kalanlar varmış ama gitmişler. Hatta Rênas yakılmış odun ateşine eliyle bakınca, küllerin altında közlenmiş ateş olduğunu gördükten sonra arkadaşlar ateşi yakanlar bizim yakınımızda olabilirler… Devam edecektir. 
Ekleme Tarihi: 01 Haziran 2023 - Perşembe

YARALI GÜNEŞİN ÜLKESİNDE-40

Benim pek bir şeyim yoktu; sadece güvercinim (Azad) vardı… Onu alıp gidecektim.

Öbür bazı arkadaşların ellerinde, kova, yağ dolu tuluk, bir bohça dolusu eski elbise ve ekmek vardı.

Ekmekler büyük bir çuvaldaydı, ekmekler tandır ekmeğiydi. Saç emeğini bitirdik… Bazı aletler de vardı, odun kesmek için küçük balta ve büyük bir kama bıçak.

Gitme hazırlığıyla birlikte, hemen yola çıkmamız bir oldu.

Rênas, acele etmemiz gerektiğini üzerine basa basa söylemişti bize, yoksa havanın giderek soğuduğunun veya maazallah soğuktan donabileceğimizi bize söyledi.

Yolumuz uzun, bedenlerimiz bu yorgunluğu artık kaldıramayacak kadar bitkindi.

Zarife’nin dediği gibi, bir gün gelecek birer birer döküleceğiz bu yolda.

Ben de hep diyordum dökülme nedir diye; demek bedenen yorulmakmış.

Düşündüm de, daha kaç gün, kaç gece bu dağlardan yürüyeceğiz… Tabi acılarımız bitecek mi, onu da bilmiyorum ama bildiğim tek bir şey hayat acılardan örülmüş bize.

Daha karanlık çökmediği için hepimiz yavaş ve sessizce patikadan yürüyerek gidiyoruz.

Yolda Zarife, elindeki çakmak taşından bize pancar toplamakta ve Elife tatlı olanı bana da acısını vermekte.

Zarife, kendisinde acı pancardan yiyordu… Biraz da Azad için koparması istedim.

Yavaş yavaş etraf kararmaya başlayınca, havada o oranda soğumaya başladı.

Benim özelikle ellerim üşüyordu, Zarife Elif’i kumaşlara sarmıştı. Rênas, daha önce anlatmıştı bizler de…

Ali Boğazı denilen derin alana girmiştik, burası en zor ve o kadar da derin ve sarp bir yerdi.

Ali Rıza daha önce burada kalmıştı. Onun rehberliğinde en tehlikesiz yerden derin kanyona inecektik, aşağıya doğru inmeye başlayınca Rênas bizlere dikkatli olmamızı tembih etmişti.

Zarife elimi tuttu, Elif’i sırtına bağladı öyle patikadan aşağıya inmeye başladık.

Sessizliğimizden kendi nefesimizi duyacak duruma gelmiştik, sadece ayak sesimizi ve gece kuşların, kurdun sesini duyuyorduk.

Patika yoldan yavaş yavaş iniyorduk, Rênas demişti sabahın ilk ışıklarında mağaraya varmış olacaktık.

Hava nerdeyse buz kesmişti, benim bir elimde Azad vardı, öteki elimi de Zarife tutmuştu, her iki elimde bu buz kesmek üzereydi.

Oraya inişimiz ilk kez sorunsuz olmuştu. Rênas’ın dediği gibi, sabahın ilk ışıklarında mağaranın önüne vardık; önden giden arkadaşlar mağaranın güvenliğini, çevresini kontrol etmişlerdi.

Biz de direk mağaranın içine girdik, hepimizi soğuktan titreme tutmuştu. Ali Rıza etrafta çalı, çırpı, odun ve yakmak için kuru ot toplayıp getirdi… İçeriye girince baktık ki, bizden önce mağarada kalanlar varmış ama gitmişler.

Hatta Rênas yakılmış odun ateşine eliyle bakınca, küllerin altında közlenmiş ateş olduğunu gördükten sonra arkadaşlar ateşi yakanlar bizim yakınımızda olabilirler… Devam edecektir. 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yeniurfagazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.