Halil DOĞAN
Köşe Yazarı
Halil DOĞAN
 

Kürt Halkına Karşı Uluslararası Toplumun Tarihsel Sorumluluğu

“Kürdün kaderi bu mu olacak?” sorusu, yalnızca bir halkın iç meselesi değildir. Bu soru, uluslararası toplumun uzun süredir görmezden geldiği bir adaletsizliğin ve kolektif bir başarısızlığın ifadesidir. Kürt halkına karşı yürütülen politikalar, münferit krizlerin değil; sistematik inkârın, çıkar temelli ittifakların ve süreklilik gösteren bir dışlayıcı düzenin sonucudur. Kürtlere yönelik saldırılar ne tesadüfidir ne de geçicidir. Ortadoğu’da yaşanan her büyük dönüşümde Kürt halkı, ya bir pazarlık unsuru olarak kullanılmış ya da çıkar dengeleri değiştiğinde yalnız bırakılmıştır. Suriye’de yaşananlar bu gerçeğin güncel bir örneğidir. Kürtler, IŞİD’e karşı verilen mücadelede uluslararası toplumun sahadaki en etkili gücü olmuş; ancak aynı Kürt halkı, sonrasında siyasi koruma ve statüden mahrum bırakılmıştır. Bu durum, uluslararası hukukun ve ahlaki sorumluluğun açık bir ihlalidir. Kürt halkının maruz kaldığı zulmü kanıtlama zorunluluğu yoktur. Yasaklanan dil, inkâr edilen kimlik, bastırılan siyasi irade ve zorla yerinden edilmeler, onlarca yıldır belgelenmiş insan hakları ihlalleridir. Kürtler, Birinci Dünya Savaşı sonrası yapılan uluslararası anlaşmalarla dört parçaya bölünmüş; statüsüzlüğe, yoksulluğa ve siyasal yalnızlığa mahkûm edilmiştir. Bu bölünmüşlük, Kürt halkının tercihi değil, uluslararası sistemin dayattığı bir sonuçtur. Uluslararası toplumun sorumluluğu burada başlamakta, ancak çoğu zaman yerine getirilmemektedir. Kimyasal silahların kullanımı, toplu katliamlar ve etnik temizlik politikaları karşısında etkili yaptırımlar uygulanmamış; failler büyük ölçüde cezasız bırakılmıştır. Elma kokusunda gelen ölüm, yalnızca Kürt halkını değil, insanlığın ortak vicdanını hedef almıştır. Buna rağmen bu suçlar, küresel siyaset dengeleri uğruna görmezden gelinmiştir. Kürt halkı, tüm bu ihlallere rağmen diyalogdan ve birlikte yaşam arayışından vazgeçmemiştir. Kendisine karşı şiddeti meşrulaştıran aktörlerle dahi müzakere masasına oturmuş, demokratik çözüm çağrılarını sürdürmüştür. Bu tutum bir zayıflık değil; barışa ve ortak geleceğe duyulan inancın göstergesidir. Ancak din adına ya da güvenlik gerekçesiyle yürütülen saldırılar, uluslararası hukuk açısından açıkça suç teşkil etmektedir. Dün Êzidî kadınlarını köleleştiren zihniyetle, bugün Kürt halkına karşı soykırımcı söylemler üreten anlayış arasında özde bir fark yoktur. Bugün Kürt meselesi, yalnızca bir kimlik ya da bölgesel istikrar sorunu değildir. Bu mesele, halkların kendi kaderini tayin hakkı, eşit yurttaşlık ve temel insan hakları meselesidir. Uluslararası toplum, Kürt halkını yalnızca kriz zamanlarında hatırlayan araçsal bir yaklaşımı terk etmek zorundadır. Kalıcı barış, ancak Kürtlerin siyasi statüsünün tanınması, demokratik temsiliyetinin güvence altına alınması ve geçmiş suçlarla yüzleşilmesiyle mümkündür. Sonuç olarak, Kürt halkının direnişi bir kaderin sonucu değil; inkâr ve adaletsizliğe karşı verilen meşru bir var olma mücadelesidir. Uluslararası kamuoyu artık sessiz kalmamalıdır. Sessizlik, tarafsızlık değil; zulmün sürmesine verilen dolaylı bir onaydır. Kürt halkının talebi açıktır: adalet, tanınma ve onurlu bir barış. Bu talepler, evrensel insan haklarıyla çelişmemekte; aksine onları hatırlatmaktadır.
Ekleme Tarihi: 21 Ocak 2026 -Çarşamba

Kürt Halkına Karşı Uluslararası Toplumun Tarihsel Sorumluluğu

“Kürdün kaderi bu mu olacak?” sorusu, yalnızca bir halkın iç meselesi değildir. Bu soru, uluslararası toplumun uzun süredir görmezden geldiği bir adaletsizliğin ve kolektif bir başarısızlığın ifadesidir. Kürt halkına karşı yürütülen politikalar, münferit krizlerin değil; sistematik inkârın, çıkar temelli ittifakların ve süreklilik gösteren bir dışlayıcı düzenin sonucudur.

Kürtlere yönelik saldırılar ne tesadüfidir ne de geçicidir. Ortadoğu’da yaşanan her büyük dönüşümde Kürt halkı, ya bir pazarlık unsuru olarak kullanılmış ya da çıkar dengeleri değiştiğinde yalnız bırakılmıştır. Suriye’de yaşananlar bu gerçeğin güncel bir örneğidir. Kürtler, IŞİD’e karşı verilen mücadelede uluslararası toplumun sahadaki en etkili gücü olmuş; ancak aynı Kürt halkı, sonrasında siyasi koruma ve statüden mahrum bırakılmıştır. Bu durum, uluslararası hukukun ve ahlaki sorumluluğun açık bir ihlalidir.
Kürt halkının maruz kaldığı zulmü kanıtlama zorunluluğu yoktur. Yasaklanan dil, inkâr edilen kimlik, bastırılan siyasi irade ve zorla yerinden edilmeler, onlarca yıldır belgelenmiş insan hakları ihlalleridir. Kürtler, Birinci Dünya Savaşı sonrası yapılan uluslararası anlaşmalarla dört parçaya bölünmüş; statüsüzlüğe, yoksulluğa ve siyasal yalnızlığa mahkûm edilmiştir. Bu bölünmüşlük, Kürt halkının tercihi değil, uluslararası sistemin dayattığı bir sonuçtur.
Uluslararası toplumun sorumluluğu burada başlamakta, ancak çoğu zaman yerine getirilmemektedir. Kimyasal silahların kullanımı, toplu katliamlar ve etnik temizlik politikaları karşısında etkili yaptırımlar uygulanmamış; failler büyük ölçüde cezasız bırakılmıştır. Elma kokusunda gelen ölüm, yalnızca Kürt halkını değil, insanlığın ortak vicdanını hedef almıştır. Buna rağmen bu suçlar, küresel siyaset dengeleri uğruna görmezden gelinmiştir.
Kürt halkı, tüm bu ihlallere rağmen diyalogdan ve birlikte yaşam arayışından vazgeçmemiştir. Kendisine karşı şiddeti meşrulaştıran aktörlerle dahi müzakere masasına oturmuş, demokratik çözüm çağrılarını sürdürmüştür. Bu tutum bir zayıflık değil; barışa ve ortak geleceğe duyulan inancın göstergesidir. Ancak din adına ya da güvenlik gerekçesiyle yürütülen saldırılar, uluslararası hukuk açısından açıkça suç teşkil etmektedir. Dün Êzidî kadınlarını köleleştiren zihniyetle, bugün Kürt halkına karşı soykırımcı söylemler üreten anlayış arasında özde bir fark yoktur.
Bugün Kürt meselesi, yalnızca bir kimlik ya da bölgesel istikrar sorunu değildir. Bu mesele, halkların kendi kaderini tayin hakkı, eşit yurttaşlık ve temel insan hakları meselesidir. Uluslararası toplum, Kürt halkını yalnızca kriz zamanlarında hatırlayan araçsal bir yaklaşımı terk etmek zorundadır. Kalıcı barış, ancak Kürtlerin siyasi statüsünün tanınması, demokratik temsiliyetinin güvence altına alınması ve geçmiş suçlarla yüzleşilmesiyle mümkündür.
Sonuç olarak, Kürt halkının direnişi bir kaderin sonucu değil; inkâr ve adaletsizliğe karşı verilen meşru bir var olma mücadelesidir. Uluslararası kamuoyu artık sessiz kalmamalıdır. Sessizlik, tarafsızlık değil; zulmün sürmesine verilen dolaylı bir onaydır. Kürt halkının talebi açıktır: adalet, tanınma ve onurlu bir barış. Bu talepler, evrensel insan haklarıyla çelişmemekte; aksine onları hatırlatmaktadır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yeniurfagazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.