Siyaset, sadece eleştiri yapmak değil; çözüm üretme, sorumluluk alma ve milletin geleceğine dair güven vermektir.
Muhalefetin görevi iktidarı denetlemek kadar, yarın ülkeyi yönetmeye talip olduğunda bunu nasıl başaracağını millete gösterebilmektir.
İşte tam da bu noktada CHP'nin bugün içinde bulunduğu tablo, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi soruları beraberinde getiriyor.
CHP son yıllarda kendi iç tartışmalarıyla, liderlik mücadeleleriyle ve parti içi çekişmelerle sık sık gündeme geliyor.
Bir yanda değişim söylemleri, diğer yanda bitmeyen hizip tartışmaları...
Bu görüntü, ister istemez şu soruyu akıllara getiriyor: Kendi içinde istikrarı sağlayamayan bir anlayış, Türkiye gibi büyük ve güçlü bir devleti nasıl yönetecek?
Vatandaşın beklentisi; yatırım, istihdam, güvenlik, üretim ve kalkınmadır.
Muhalefetin görevi de bu alanlarda alternatif projeler ortaya koymaktır.
Bugün CHP'nin içinde bulunduğu tabloya bakıldığında, kamuoyunun zihninde cevap bekleyen birçok soru bulunmaktadır.
Bunların başında ise son Cumhurbaşkanlığı seçim süreci gelmektedir.
Henüz birkaç yıl önce altılı siyasi ittifakın ortak mutabakatıyla belirlenen cumhurbaşkanı adayı, aylar boyunca "Türkiye'nin 13. Cumhurbaşkanı" olarak millete sunuldu. Meydanlarda "devlet yönetimine en uygun isim" olduğu anlatıldı, televizyon ekranlarında liyakatı övüldü, Demokrat Dede sloganı ile uzlaşmacı olduğu millete anlatıldı vatandaşlardan bu aday için destek istendi.
Bugün ise aynı siyasi kadroların önemli bir bölümü, dün arkasında durdukları ismi adeta siyasi yalnızlığa terk etmiş durumda.
Seçim gecesi yaşanan tartışmaların ardından başlayan süreçte sorumluluğun büyük ölçüde tek bir kişiye yüklenmesi, siyasetin hesap verebilirliği açısından dikkat çekici bir görüntü ortaya çıkardı.
Tam da bu noktada seçmenin sorması gereken soru şudur: Dün ülkeyi emanet etmeyi teklif ettiğiniz bir siyasetçiyi bugün siyasi yük hâline dönüştürüyorsanız, millet yarın sizin bugünkü söylemlerinize hangi gerekçeyle güvenecektir ?
Türkiye, bulunduğu coğrafya itibarıyla her gün yeni sınamalarla karşı karşıya kalan bir ülkedir. Terörle mücadeleden dış politikaya, enerjiden savunma sanayiine kadar pek çok kritik başlıkta güçlü ve kararlı bir yönetim anlayışına ihtiyaç vardır.
Böylesine zorlu bir dönemde siyasi partilerin önceliği, kendi iç hesaplaşmaları değil, milletin geleceği olmalıdır.
Elbette demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından biri güçlü muhalefettir. Yapıcı eleştiriler, doğru öneriler ve milli meselelerde ortak duruş demokrasiyi güçlendirir. Ancak muhalefetin güven verebilmesi için önce kendi içinde istikrarı, tutarlılığı ve ortak hedefleri sağlayabilmesi gerekir. Aksi hâlde kamuoyunda oluşan güven sorunu daha da derinleşir.
AK Parti'nin uzun yıllardır seçimlerden birinci parti olarak çıkmasının en önemli sebeplerinden biri, istikrar ve hizmet siyasetini öncelemesidir.
Ulaşımdan sağlığa, savunma sanayiinden altyapı yatırımlarına kadar birçok alanda yapılan çalışmaların seçmen nezdinde karşılık bulmasıdır.
Sonuç olarak, bir siyasi parti önce kendi bünyesinde birlik, istikrar ve güven oluşturabilmelidir.
Kendi sorunlarını çözmekte zorlanan bir yapının, milyonların geleceğine dair güçlü bir umut oluşturması imkansızdır. Milletin beklentisi ise polemik değil proje, tartışma değil hizmet, ayrışma değil güçlü bir gelecek vizyonudur.