Doğu ile Batının Mührü, Fethin Sembolü: Ayasofya
Doğu ile Batının Mührü, Fethin Sembolü: Ayasofya
Ayasofya tarihi
Tarih, taşların üzerine kazınan fikirlerden ve kubbelere üflenen ruhlardan ibarettir derler. Bütün şehirler ve yapılar içinde, insanlık tarihinin fırtınalı denizinde sarsılmadan duran, medeniyetlerin yükselişine ve çöküşüne şahitlik eden tek bir mabed seçmek gerekse, o şüphesiz Ayasofya olurdu.
İki büyük imparatorluğun kalbinde atan bu muazzam yapı, sadece taş ve harçtan ibaret değil; inancın, sanatın ve mukaddes bir arzunun abidesidir.
Müjdelenen Şehir ve Fethin Nişanesi
Ayasofya’yı anlamak için önce asırlar öncesinden yankılanan o kutlu müjdeye kulak vermek gerekir. Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed (s.a.v.), asırlar ötesini işaret ederek şöyle buyurmuştu:
"İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir." (Ahmed b. Hanbel, Musned)
Bu hadis-i şerif, asırlar boyunca Doğu'nun ve Batı'nın hayallerini süsleyen, komutanların rüyasına giren bir sancak oldu. İşte bu müjdeye nail olan 21 yaşındaki genç hükümdar Fatih Sultan Mehmed Han, 29 Mayıs 1453’te İstanbul’a girdiğinde doğrudan Ayasofya’ya yöneldi. Secdeye kapanıp şükür namazı kıldıktan sonra burayı fethin sembolü (Kılıç Hakkı) olarak camiye çevirdi. Ayasofya, o günden itibaren kılıçla kazanılan zaferin değil, adalet ve ihya anlayışının simgesi haline geldi.
Bizans’ın İhtişamından Mimar Sinan’ın Dokunuşuna
Ayasofya’nın kökleri 6. yüzyıla, Doğu Roma (Bizans) İmparatoru I. Jüstinyen dönemine kadar uzanır. 532-537 yılları arasında dönemin dahi matematikçi ve mimarları Trallesli Anthemios ile Miletli İsidoros tarafından inşa edilen mabed, döneminin mühendislik sınırlarını zorlayan devasa kubbesiyle insanlığı büyülemişti. Jüstinyen, açılış günü "Ey Süleyman! Seni geçtim!" diyerek gururlansa da, zaman içinde depremler ve Haçlı yağmaları yapıyı harap etti.
Osmanlı, devraldığı bu mirası yıkılmaktan kurtardı. Büyük usta Mimar Sinan, yaptığı devasa dış payandalar ve istinat duvarlarıyla kubbeyi sabitleyerek Ayasofya’yı günümüze taşıyan gizli kahraman oldu. Minarelerin eklenmesi, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin elinden çıkan devasa devridaim hat levhaları ("Allah", "Muhammed", "Dört Halife") ve eklenen türbelerle yapı, İslami ve doğu estetiğinin zirvesine ulaştı.
İlmik İlmik Dokunan Detaylar: Manisa Demirci Halıları
Ayasofya’nın geçirdiği tarihi dönüm noktalarından biri de yakın geçmişte yaşandı. 1934’te müze statüsüne alınan mabed, 2020 yılında yeniden cami olarak ibadete açıldığında, mekânın tarihi dokusuna yakışır detaylar titizlikle hazırlandı.
Caminin zeminine serilen ördek başı yeşili özel halılar, Türkiye’nin en eski halıcılık merkezlerinden biri olan Manisa’nın Demirci ilçesinde (Özkul Halı) dokundu. Bu halıların ardında hem sanatsal hem teknik derin bir işçilik var:
Desen: 17. yüzyıl Osmanlı sanatının seçkin Rumi motifleri tercih edildi.
Malzeme: Cumhurbaşkanlığı'nın yerli üretim vurgusuyla %100 yerli yün kullanılarak üretildi. Metrekaresi tam 5 kilogram ağırlığında olan bu halılar, alev almaz ve sağlığa zarar vermeyen özel boyalarla hazırlandı.
Teknik İncelik: İbadet esnasında secde edilen yerlerde deformasyon yaşanmaması için halı tüyleri buharlı özel bir işlemle önceden kıble yönüne yatırıldı.
Taşın ve Yüreğin Birleştiği Yer
Ayasofya, kubbesindeki Hz. İsa mozaiklerinden Mihrabının yanındaki dev hat levhalarına, Manisa’da ilmik ilmik dokunan halılarından Mimar Sinan'ın çelik gibi payandalarına kadar insanlık tarihinin ortak hafızasıdır.
O, ne sadece bir kilisedir ne de sadece bir cami... Ayasofya, bir Doğu-Batı sentezi, Peygamber müjdesinin mührü ve medeniyetimizin incisidir. Kubbesinin altında durup yukarı baktığınızda hissettiğiniz şey; taşın, inancın ve sanatın zamana karşı kazandığı muazzam zaferdir.
Mehmet Fethi Aktürk
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.