İlham Aliyev’e açıkça sormak gerekir: Biz aynı soydan gelen, ortak bir tarihi ve güçlü bağları paylaşan iki kardeş millet değil miyiz? Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik, yalnızca güzel sözlerden, törenlerde verilen fotoğraflardan ve siyasi konuşmalardan mı ibarettir? Yoksa bu kardeşlik, zor zamanlarda birbirinin yanında durmayı, haksızlık karşısında ses çıkarmayı ve mazlumun acısını yüreğinde hissetmeyi de gerektirir mi?
Türkiye, Azerbaycan’ın en zor günlerinde yanında durdu. Karabağ mücadelesinde siyasi, diplomatik ve askerî desteğini esirgemedi. Bu destek, basit bir ticari anlaşmanın ya da maddi çıkar hesabının ürünü değildi. Ortada tarihî bağlar, kardeşlik duygusu ve ortak bir gelecek anlayışı vardı. Peki, Türkiye’nin gösterdiği bu vefanın karşılığı, bugün insanlığın en ağır vicdan sınavlarından biri yaşanırken nasıl bir tutumla veriliyor?
Kardeşlik, yalnızca işler yolundayken birbirine “gardaşım” demek değildir. Asıl kardeşlik, çıkarların çatıştığı ve zor kararların verilmesi gerektiği zamanlarda belli olur.
Türkiye’de, Azerbaycan’daki başörtülü kızlarımızın eğitim haklarının engellendiğine ilişkin iddialara ve dinî özgürlükler konusundaki tartışmalara tepki gösterilmesi, kardeşlik hukukunun bir parçası olarak görülebilir. Elbette her ülkenin kendi hukuk düzeni ve iç işleyişi vardır. Ancak insan hakları, inanç özgürlüğü ve eğitim hakkı söz konusu olduğunda, dost ülkelerin birbirlerine yapıcı eleştiriler yöneltmesi düşmanlık değil, samimiyet göstergesidir. Kardeşlik, yanlışları görmezden gelmek değil, gerektiğinde doğruyu söyleyebilmektir.
Peki, aynı hassasiyet Filistin’de yaşananlar karşısında neden aynı ölçüde gösterilmiyor?
Geçmişte, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çatışmalarda Filistin yönetiminin tutumu üzerinden eleştiriler dile getirildi. Bu eleştirileri yapanların bugün de kendi siyasi tercihlerine aynı ölçüyle bakmaları gerekmez mi? Türkiye, Azerbaycan’ın yanında dururken yalnızca kendi çıkarlarını mı düşündü? Karabağ’da verilen desteğin arkasında kardeşlik duygusu yok muydu? Öyleyse Türkiye’nin Filistin konusunda sergilediği hassasiyete karşı farklı bir tutum takınmak nasıl açıklanabilir?
Elbette devletlerin dış politikaları farklı hesaplar ve dengeler üzerine kurulabilir. Ancak diplomatik çıkarlar, insanlık vicdanının önüne geçtiğinde geriye cevaplanması gereken ciddi sorular kalır.
Siyonist İsrail’in işgali ve Gazze’de insanlığın tükenen vicdanı
Filistin meselesi, yalnızca bugünün meselesi değildir. On yıllardır süren işgal, yerleşimlerin genişletilmesi, Filistinlilerin topraklarından edilmesi, hareket özgürlüklerinin kısıtlanması ve tekrar tekrar yaşanan askerî saldırılar, bölgede derin bir insani trajedi meydana getirmiştir.
Siyonist İsrail yönetiminin politikalarını eleştirirken meselenin özünü açıkça ortaya koymak gerekir: Filistin halkının da yaşama, güvenlik, özgürlük ve kendi geleceğini belirleme hakkı vardır. Hiçbir devlet, güvenlik gerekçesini sınırsız bir şiddetin bahanesine dönüştüremez. Hiçbir siyasi hedef, masum insanların hayatından daha değerli değildir.
Gazze’de yaşanan yıkım, insanlığın vicdanında kapanması zor yaralar açmıştır. Evler enkaza dönmüş, hastaneler ağır saldırılar ve yıkım nedeniyle hizmet veremez hâle gelmiş, çocuklar ailelerini kaybetmiş, kadınlar, yaşlılar ve siviller tarifsiz acılar yaşamıştır. Suya, gıdaya, ilaca ve güvenli barınmaya erişimin engellenmesi ya da ağır biçimde kısıtlanması, zaten felaket yaşayan bir halkın hayatını daha da zorlaştırmıştır.
Bir çocuğun enkaz altından çıkarılan cansız bedeni karşısında hangi siyasi hesap anlamını koruyabilir? Hastane koridorlarında hayat mücadelesi veren yaralıların, ailesini kaybeden çocukların, evine dönemeyen insanların acısı hangi diplomatik ilişkinin gölgesinde bırakılabilir?
Gazze’de yaşananlar yalnızca Filistinlilerin değil, insanlık onurunu savunduğunu söyleyen herkesin meselesidir.
Siyonist İsrail yönetiminin Gazze’deki eylemleri, uluslararası hukuk ve insan hakları bakımından son derece ağır suçlamalara konu olmuştur. Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı soykırım davası, bu suçlamaların uluslararası hukuk zeminindeki önemini ortaya koymuştur. Mahkemenin ihtiyati tedbir kararları ile nihai bir soykırım hükmü birbirine karıştırılmamalıdır; ancak bu hukuki süreç, yaşananların ciddiyetini ortadan kaldırmaz. Gazze’deki sivillerin korunması, insani yardımların ulaştırılması ve ihlallerin bağımsız biçimde soruşturulması ertelenemez sorumluluklardır.
Soykırım suçlamalarını yalnızca siyasi tartışmaların konusu olarak görmek de büyük bir yanılgıdır. Soykırım, uluslararası hukukta özel unsurları bulunan ağır bir suçtur. Hukuki nitelendirme mahkemelerin değerlendirmesine tabi olsa da yaşanan ölümler, yıkım ve insani felaket karşısında sessiz kalmamak için nihai bir karar beklemek gerekmez. İnsanlık vicdanı, mazlumların acısını duymak için mahkeme kararını beklemez.
Netanyahu’ya gösterilen yakınlık hangi mesajı veriyor?
Birleşmiş Milletler salonlarında, uluslararası toplantılarda ve diplomatik görüşmelerde verilen görüntüler bazen uzun açıklamalardan daha fazla anlam taşır. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Gazze’deki politikaları nedeniyle dünya çapında yoğun eleştirilere maruz kaldığı bir dönemde, onunla kurulan ilişkiler ve sergilenen tutumlar doğal olarak sorgulanmaktadır.
Türkiye ile İsrail arasında yaşanan siyasi gerilimler, İsrailli yetkililerin Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik sert açıklamaları da ortadayken, Azerbaycan’ın İsrail ile ilişkileri hangi ölçülere göre şekillenmektedir? Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği destek, dostluk ve dayanışma üzerinden değerlendirilirken İsrail ile ilişkilerde aynı hassasiyet neden tartışma konusu olmaktadır?
Burada mesele, Azerbaycan’ın herhangi bir devletle diplomatik ilişki kurma hakkını inkâr etmek değildir. Mesele, dostluk iddiasıyla insanlık karşısındaki sorumluluk arasında bir çelişki oluşup oluşmadığını sorgulamaktır. Bir devlet ekonomik, askerî veya stratejik çıkarlarını gözetebilir. Ancak bu çıkarlar, sivillerin yaşadığı acılar karşısında ahlaki sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Netanyahu yönetiminin politikalarına yönelik eleştiriler, Yahudilere yönelik bir düşmanlıkla karıştırılmamalıdır. Burada hedef alınan bir din ya da halk değil; işgal, sivillere yönelik şiddet, hukuksuzluk ve bunları sürdüren siyasi anlayıştır. İnsan haklarını savunmak, hangi millete veya dine mensup olursa olsun masum insanların hayatını korumayı gerektirir.
Türkiye’nin vefası unutulabilir mi?
Türkiye, Azerbaycan’ın Karabağ mücadelesinde yanında yer alırken önemli siyasi riskleri göze aldı. İki ülke arasındaki ilişkiler, ortak tarih ve karşılıklı güven üzerinden gelişti. Türkiye’nin savunma sanayisinde karşılaştığı engeller, F-35 programından çıkarılması ve kendi savunma kapasitesini geliştirmek için verdiği mücadele de bilinen gerçeklerdir.
Bütün bunlara rağmen Türkiye, Azerbaycan’a verdiği desteği yalnızca ekonomik kazanç üzerinden hesaplamadı. Öyleyse şu soru sorulmalıdır: Kardeşlik yalnızca Azerbaycan’ın Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu dönemlerde mi hatırlanacaktır? Türkiye’nin hassasiyetleri, çıkarların farklılaştığı zamanlarda kolayca bir kenara mı bırakılacaktır?
Unutulmamalıdır ki uluslararası ilişkilerde güven, yıllar boyunca kurulur; fakat yanlış tercihler ve vefasızlık algısı bu güveni kısa sürede zedeleyebilir. Bir ülkenin güçlü olması kadar güvenilir olması da önemlidir. Güç, imkânlara sahip olmaktır; güvenilirlik ise o imkânları hangi değerler doğrultusunda kullandığınızla ilgilidir.
Türkiye’nin bölgesel gücü, Azerbaycan’ın güvenliği ve Türk dünyasının geleceği açısından önemlidir. Ancak bu ilişkiyi yalnızca askerî ve stratejik hesaplara indirgemek de doğru değildir. Asıl değer, halklar arasında oluşmuş gönül bağlarının korunmasıdır.
Dünya ülkeleriyle ilişkiler, vicdanla çelişmemeli
Türkiye; Katar, Kuveyt, Pakistan, Endonezya ve başka ülkelerle farklı alanlarda ilişkiler geliştirmektedir. Bu ilişkilerde ekonomik ortaklıkların yanı sıra diplomatik dayanışma ve karşılıklı güven de önem taşımaktadır. Özellikle Türkiye ile Pakistan arasındaki tarihî yakınlık, zor dönemlerde dayanışmanın ne anlama geldiğini gösteren örneklerden biridir.
Aynı şekilde Kafkasya’daki güç dengeleri, Ermenistan’ın Fransa başta olmak üzere çeşitli ülkelerle geliştirdiği ilişkiler ve bölgedeki rekabet de Türkiye-Azerbaycan ortaklığının stratejik önemini ortaya koymaktadır. Türkiye’nin desteğinin Azerbaycan açısından taşıdığı önem inkâr edilemez. Fakat bu önem, hiçbir ülkeye eleştiriden muaf olma ayrıcalığı da vermez.
Dostluk, karşılıklı çıkarların ötesine geçebildiği ölçüde kalıcıdır. Bir ülkenin yanında durmak, onun her kararını sorgulamadan desteklemek anlamına gelmez. Gerçek dost, gerektiğinde yanlış gördüğü tutumu dile getirir; çünkü uzun vadeli güven, samimiyet ve karşılıklı saygıyla ayakta kalır.
Kardeşlik zor günde belli olur
İlham Aliyev’e ve Azerbaycan yönetimine yöneltilmesi gereken soru aslında çok açıktır: Türkiye’nin yıllardır gösterdiği dayanışma ile Azerbaycan’ın bugün izlediği politikalar arasında nasıl bir denge kurulmaktadır? Filistin’de yaşanan insanlık dramı karşısında alınan tutum, yalnızca bir dış politika tercihi olarak mı görülmektedir, yoksa insanlık vicdanının gerektirdiği sorumluluk da hesaba katılmakta mıdır?
Filistin halkının yaşadığı acıları dile getirmek, Azerbaycan düşmanlığı değildir. Türkiye’nin kardeşlik hukukunu hatırlatmak da iki ülke arasındaki ilişkileri zayıflatmak için yapılmış bir çağrı değildir. Tam tersine, bu bağların samimiyetini ve geleceğini önemseyen herkesin sorabileceği meşru sorulardır.
Kardeşlik, alkışlanırken değil, hakikat karşısında sınanırken belli olur. Vefa, yalnızca geçmişte yapılan iyilikleri hatırlamak değil, bugün de doğru olanın yanında durabilmektir.
Gazze’de çocuklar ölürken, insanlar açlıkla ve yerinden edilmenin acısıyla mücadele ederken, hastaneler ve yaşam alanları yıkılırken dünyanın hiçbir köşesindeki siyasi hesaplar bu gerçeği örtemez. Filistin halkının özgürlüğü, güvenliği ve onurlu bir yaşam hakkı savunulmalıdır. İşgalin sona ermesi, sivillerin korunması ve uluslararası hukukun herkes için eşit biçimde uygulanması talep edilmelidir.
Bugün asıl mesele, kimin hangi devletle ne kadar yakın olduğu değil; insanlık ağır bir sınavdan geçerken kimin nerede durduğudur.
Ve son söz şudur: Türkiye-Azerbaycan kardeşliği yalnızca ortak bir geçmişin hatırası değildir; adalet, vefa ve vicdanla geleceğe taşınması gereken bir sorumluluktur. Siyonist İsrail yönetiminin Filistin’deki işgaline ve Gazze’deki ağır insani yıkıma karşı ses yükseltmek, bu sorumluluğun da insanlık vicdanının da bir gereğidir.